| Cumhuriyetçilik |
|
|
|
| Cuma, 04 Şubat 2011 21:54 |
|
Cumhuriyetçilik söz konusu olduğunda, egemenliğin kime ait olduğu sorusu önem kazanmaktadır. Egemen, yönetimini hiçbir kısıtlama veya denetime bağlı olmaksızın sürdüren, bağımlı olmayan, hükümran, hâkim olandır.1
Aşağıdaki ayetlere bakalım:
Göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı yalnızca Allah'a aittir… (Nur, 42)
Göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı yalnız Allah'ındır… (Şura, 49)
“Göklerin ve yerin hükümranlığı” tabiri egemenlik anlamındadır. Bu anlamda göklerin2 ve yerin egemenliği/hakimiyeti Allah’a aittir. Bu ayetler, yeryüzünde insanların huzur ve güven içinde yaşayabilmesi için tüm evrenin bir düzen ve ahenk içinde çekip çevrilmesinden söz etmektedir. Ayetlerde bahsedilen egemenlik, yeryüzü ve üzerinde yaşayan insanlar da dahil olmak üzere tüm evrenin tabi olduğu doğa yasaları ve bu yasaların eksiksiz bir şekilde işlemesidir. Nur Suresi 42’yi devamındaki ayetler ile birlikte okuduğumuzda, söz edilen egemenliğin doğa yasalarına ilişkin olduğu daha açıkça görülecektir:
Göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı yalnızca Allah'a aittir. Dönüş de ancak Allah'adır.
Şüphesiz Allah'ın, bulutları sürüklediğini, sonra onları bir araya getirdiğini, sonra da üst üste yığdığını görmedin mi? İşte görüyorsun ki bunların arasından yağmuru çıkarıyor. Ve O, gökten, içinde dolu bulunan dağları indirir de onu dilediğine isabet ettirir; dilediğinden de onu uzak tutar. Şimşeğin parıltısı nerdeyse gözleri alır!
Allah, geceyi ve gündüzü çevirir durur. Şüphesiz basiret sahipleri için kesinlikle bir ibret vardır.
Ve Allah her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimileri iki ayak üzerinde yürümekte, kimi de dört ayak üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, her şeye en iyi güç yetirendir.
Andolsun ki Biz, açıkça ortaya koyan âyetler indirdik. Ve Allah dileyen kimseyi dosdoğru yola iletir. (Nur, 42-46)
Bu ayetlerden açıkça anlaşılacağı üzere “göklerin ve yerin hükümranlığı” ifadesi ile doğa yasaları anlatılmaktadır. Son ayetteki “ve Allah dileyen kimseyi dosdoğru yola iletir” cümlesi, Allah’ın dileyeni ve Kendi dilediğini hakimiyetine alacağını belirtir ki bu toplumsal düzene ilişkin bir yaklaşım değil bireysel bir yaklaşımdır. Bu durumda toplumsal düzende egemenliğin kime ait olduğu sorusu gündeme gelmektedir. Yukarıda Halkçılık ilkesi içinde Allah’a izafe edilerek yapılan tüm anlatımların muhatabının halk olduğunu söylemiştik. İnsan unsuru ve toplumsal düzenle birlikte ele alındığında “yeryüzünün hükümranlığı Allah’ındır” ifadesi, egemenlik milletindir anlamına gelir. Şimdi bu söylediğimizi bir de başka açıdan anlatalım:
“Egemenlik Allah’ındır” dendiğinde, toplumsal düzende egemenlik hakkını Allah kullanıyor denmek isteniyorsa, bu yanlış bir saptamadır. Şöyle ki; Allah’ın egemenlik hakkını kullandığı yerde düzensizlik, ahenksizlik, bozukluk, adaletsizlik olmaz. Ama dünyada adaletsizlik var. Bu durumda Allah, egemenlik hakkını kullanmasına rağmen dünyada adaletsizlik var anlamı çıkar. O halde Allah adil değildir, sonucuna varırız… Allah’a adil olmamak gibi bir sıfat yakıştırılamayacağına göre, toplumsal düzende Allah egemenlik hakkını kullanmıyor demektir. Toplumsal düzende ise egemenlik hakkının kullanımı millete bırakılmıştır. Allah toplumsal düzene ilişkin egemenlik hakkını geçmişte elçileri ile bozguncu toplumlara müdahale ederek kullanmıştır. Bu müdahalede bozguncular bertaraf edilmiş düzelticilerin de önü açılmıştır.
Musa ile Firavun arasındaki mücadelenin asıl sebebi, Mısır ülkesindeki egemenlik ve hükümranlık mücadelesidir. Öncelikle, bu egemenlik mücadelesi başlamadan önceki Mısır’ın durumuna ve bu duruma karşı Allah’ın yapmak istediğine bakalım:
Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve ehlini grup grup kıldı; onlardan bir taifeyi güçsüzleştirmek istiyor; bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi. Biz ise istiyoruz ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları mirasçılar yapalım. (Kasas, 4-5)
Kur’an’ın bu ayetlerinde, Firavun’un yeryüzünde üstün bir durumda olduğu belirtilmektedir. O dönemde Firavun, iktidarını güçlendirmek için, Mısır toplumunu soy farkları sebebiyle gruplara ayırmış, aralarına ayrılık sokmuştu. En büyük iki grup Mısır’ın yerli halkı Kıptiler ile İsrailoğulları idi. Firavun, siyaseten Kıptilerin yanında yer alarak İsrailoğulları’na zulüm ediyordu. Bu sayede kendileri de ağır şartlarda çalışan köleler olan Kıptilerin sesini kesti. Ancak Allah, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları ülkelerinde önderler ve mirasçılar yaparak egemen duruma getirmek istiyordu. Şimdi bu egemenlik mücadelesini Kuran’dan takip edelim:
Musa, Allah tarafından seçilir ve görevlendirilir. Musa’dan, azgınlığına son vermesi yönünde Firavun’u uyarması istenir. Musa, Firavun’a şöyle der:
“…Şüphesiz biz Rabbinin iki Elçisiyiz. Artık İsrâîloğullarını bizimle gönder ve onlara azap etme; kesinlikle biz sana Rabbinden bir Âyet ile geldik. Selâm kılavuza uyanlaradır. Şüphesiz biz; kesinlikle bize, kesinlikle azabın yalanlayana ve sırt çevirene olduğu vahiy edildi'…” (Ta Ha, 47-48)
“Rab” kelimesinin “nimetlendiren, eğiten, öğreten” anlamlarına geldiğini belirtmiştik. Bunun üzerine şu konuşmalar cereyan eder:
O, [Firavun] "Öyleyse sizin Rabbiniz kimdir ey Mûsâ?" dedi. (Ta Ha, 49)
Bu ayette Firavun, "Öyleyse sizin Rabbiniz kimdir ey Mûsâ?" diyerek Allah’ın kendi Rabbi olduğunu inkar etmekte ve Musa ile Harun’dan Rablerini tanıtmalarını istemektedir:
O, [Mûsâ] "Bizim Rabbimiz her şeye varlık özelliklerini veren, sonra yol gösterendir" dedi. (Ta Ha, 50)
Bu ayette Musa Rabbini tanıtır. Herşeyi yaratanın Rabbleri olduğunu söyledikten sonra, Rabbimiz “yol gösterendir” diyerek eğitim ve öğretim (burada “Rab” kelimesinin nimetlendiren anlamı tartışılmamaktadır) yolu ile doğru yolu gösteren olduğunu söyler.
O, [Firavun] "Öyleyse ilk asırların durumu nedir?" dedi. (Ta Ha, 51)
Firavun şunu söylemektedir; “Bana hepimizi yaratıp, eğiten, öğreten bir Rabbiniz olduğunu ve elinizde kanıt olduğunu söylüyorsunuz. Sizin söylediklerinizi, kanıtınızı ve sizin elçi olduğunuzu kabul etsem bile bana ilk asırlarda yaşayan insanların durumunu nasıl açıklayacaksınız? Onlar nasıl eğitilip, öğretildi?”.
O, [Mûsâ] "Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz/terk etmez. (Ta Ha, 52)
O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir." dedi. -İşte Biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice Âyetler vardır!... (Ta-Ha, 53-55) Musa Ta Ha 52’de, ilk asırlarda yaşayanların ne şekilde eğitilip, öğretildiğini bilmediğini bunun bilgisinin Rabbi katında olduğunu belirtir. Ta Ha 53-55’te ise bir parantez açıp, “Rab” kelimesinin nimetlendiren anlamına girerek ilk asırlardan bu yana insanların gökten inen bir tek su ile sulandığını ve rızıklandırıldığını belirtir. Musa’nın Rabb kelimesinin nimetlendiren anlamına girmesi Firavun’un egemenliğine ve hakimiyetine açık bir başkaldırıdır. Çünkü Firavun, tüm Mısır yurdunun hakimiyetinin kendisine ait olduğunu iddia etmektedir. Ve Firavun kavmine seslendi ki: "Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yahut ben, nerede ise meramını anlatamayan, şu zavallı kişiden daha hayırlı değil miyim? Onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?" (Zuhruf, 51-53) Egemenlik, boş bir laftan ibaret değildir. Millet egemenliğinin kendisini göstermesi halkın kendisi için kurulan sofradan aracısız ve kısıtlamasız yararlanması ile mümkündür. Egemenlik ancak bu sayede açığa çıkar. Ancak birileri halk ile bu sofra arasına girer ise Allah’a ortak koşmuş olur. Burada Firavun “yeryüzünün halkın sofrası” olduğunu inkar etmekte, Allah ile halk arasına girerek Allah’ın Rabbliğine ortak koşmakta ve bunun neticesinde “hükümranlık bana aittir” demektedir. Firavun’un egemenliğin kendisine ait olduğunu iddia etmesine karşın Musa’nın Rabb kelimesinin nimetlendiren anlamına girerek egemenliğin millete ait olduğunu söylemesi ile Musa ile Firavun arasındaki egemenlik mücadelesi iyiden iyiye kızışır. Musa’nın bu başkaldırısını gören Firavun’un ileri gelen adamları, hükümranlığın ve egemenliğin tehlikeye girdiğini anlayarak Firavun’a şöyle der: Firavun'un kavminden ileri gelenler, "Muhakkak bu çok bilgili bir sihirbazdır [etkin bir bilgindir]. O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor" dediler… (Araf, 109-112)
Firavun, ileri gelen adamlarının görüşlerini onaylayarak şöyle der:
O, [Firavun] "Ey Mûsâ! Sen sihrinle [etkin bilginle] bizi arzımızdan [topraklarımızdan] çıkarmak için mi geldin bize? O hâlde biz de onun gibi [senin etkili bilgin gibi] bir etkili bilgiyle sana geleceğiz. Şimdi bizimle senin aranda bir buluşma zamanı/yeri kıl [belirle] ki; bizim ve senin karşı çıkmayacağımız düz ve geniş bir yer olsun" dedi. (Ta-Ha, 57-58)
Musa buluşma gününü, tören ve şenlik günü insanların toplanacağı kuşluk vakti olarak belirler. O gün geldiğinde Firavun’un etkili söz söyleyen bilginleri gelir ve aralarında şunu konuşurlar:
"Bu ikisi muhakkak etkili bilgindir; etkili bilgileriyle sizi arzınızdan [topraklarınızdan] çıkarmak ve de en iyi örnek yolumuzu yok etmek istiyorlar. Onun için bütün tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra saf [sıra] hâlinde gelin. Bugün üstün gelen muhakkak felâh bulmuştur" dediler. (Ta-Ha, 63-64)
Mısır yurdundaki Musa ile Firavun arasındaki egemenlik mücadelesi iyiden iyiye kızıştıktan sonra Musa, bu mücadelenin sonunda kimin galip geleceğini meydan okuma niteliğindeki şu sözler ile ifade eder:
Mûsâ da dedi ki: "Benim Rabbim, kendi katından kimin doğru yol kılavuzu ile geldiğini ve yurdun sonunun kim için daha iyi olacağını daha iyi bilendir. Şüphesiz ki zalimler, kurtuluşa eremezler." (Kasas, 37)
Şimdi Mümin Suresi’ne bakalım:
Firavun, egemenliğinin ve hükümranlığının tehlikeye girmesi üzerine, Musa ile arasındaki bir tartışmada “Bırakın beni, öldüreyim Mûsâ'yı”(Mümin, 26) der. Ancak Firavun ailesinden imanlı baba yiğit bir adam araya girer:
Ve Firavun ailesinden imanını saklayan bir racül [baba yiğit adam]: "Bir adamı, Rabbim Allah dediği için öldürecek misiniz? Hâlbuki o, kesinlikle size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Ve eğer o, bir yalancı ise bir bakarsın ki onun yalanı kendi aleyhine oluvermiştir. Ve eğer doğru ise size yaptığı tehditlerin bir kısmı size isabet eder. Şüphesiz Allah, aşırı giden bir yalancı kişiye kılavuz olmaz. Ey kavmim! Yeryüzünde açığa çıkmış olarak bugün mülk [yönetim] sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Peki, eğer gelecek olursa Allah'ın hışmından bizi kim yardım edip kurtarır?" dedi… (Mümin, 28-29)
Musa ve Firavun’un bir tartışması esnasında Firavun’un “Bırakın beni, öldüreyim Mûsâ'yı” demesi üzerine, imanlı kişi araya girerek bir konuşma yapar ve bu konuşmasında “Ey kavmim! Yeryüzünde açığa çıkmış olarak bugün mülk (yönetim) sizindir” der. Firavun ile Musa’nın karşılıklı tartıştıkları bir ortamda, mülk/yönetim Allah’ındır demez; Firavun’undur demez; Musa’nındır demez; “ey kavmim… mülk [yönetim] sizindir” der. Yani egemenliğin millete ait olduğunu söyler. Toplumsal düzen anlamında egemenlik milletindir. Bu ayetlerden Musa ile Firavun arasındaki meselenin, toplumsal düzene ilişkin hükümranlık ve egemenlik meselesi olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Sonunda Biz, onları [Firavun ve kavmini] bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve şerefli makamdan çıkardık. İşte böyle! Ve sonra onlara İsrailoğullarını mirasçı yaptık. Şüphesiz bunda kesinlikle bir Âyet vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdi. Ve şüphesiz ki Rabbin, kesinlikle Aziz [mutlak galip] ve Rahîm'in [engin merhamet sahibinin] ta kendisidir. (Şuara, 57-59,67,68)3
“Sonunda Biz, onları [Firavun ve kavmini] bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve şerefli makamdan çıkardık. İşte böyle! Ve sonra onlara İsrailoğullarını mirasçı yaptık” ifadesi ile sonunda Firavun ve ordusunun yenilgiye uğrayarak yurtlarındaki egemenliğine son verildiği ve mirasçılar olarak hakimiyetin İsrailoğulları’na geçtiği belirtilmektedir.
Bunun üzerine o [Firavun] , onları [Mûsâ'yı ve İsrâîloğullarını] Mısır'dan sürmek istedi de Biz onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk. Ve ondan sonra Biz İsrâîloğullarına, "O arza [topraklara] siz iskân edin! Sonra âhiret vaadi geldiği vakit, sizi toplayıp bir araya getireceğiz" dedik. (İsra, 103-104)
Ve andolsun İsrâîloğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onları hoş nimetlerden rızklandırdık da kendilerine ilim gelene kadar ihtilâfa düşmediler… (Yunus, 93)
Yıkılan Firavun düzeni milletin egemenliğini kabul etmeyen bir şirk düzeni idi:
Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Şimdi, şirk koşarak yanlış yapanların sonunun nasıl olduğuna bir bak! (Kasas, 40)
Şirk/ortak koşmak , sadece birden fazla ilah edinmekle iman açısından değil, aynı zamanda Allah’a hükümlerinde ortak olmakla da işlenir. Bu anlamda egemenliğin millete ait olması Allah’ın hükmüdür. Firavun bu hükme karşı gelip egemenliğin kendine ait olduğunu iddia etmiş ve şirke düşmüştür. Yukarıda anlattığımız İbrahim kıssası iman açısından şirki, Musa kıssasının burada anlattığımız bölümleri ise Allah’ın hükümlerine şirki/ortak koşmayı anlatmaktadır.
Şimdi millete ait bu egemenliğin nasıl kullanılacağına bakalım: Şüphesiz Allah size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Şüphesiz Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah, en iyi işiten, en iyi görendir. (Nisa, 58) Ayette emanetlerin (toplumsal düzen anlamında yöneticilik görevlerinin) dindar olanlara, müslüman olanlara, şu veya bu gruptan olanlara verilmesi değil, ehline verilmesi isteniyor. Bir işin ehli, yaptıkları ve bilgisi ile kendisini ispatlamış kişidir. İnsanlar arasında emanete ehil olmak, bilgi ve beceri ile doğru orantılıdır. Ayetin devamında, emanetleri/yöneticilik görevlerini alan ehil olanların adaletle hükmetmesi emrediliyor. Nitekim bir işin ehlinin o işi bilmeyenden daha adil kararlar alacağı tartışmasızdır. Bugün batıda ve ülkemizde değişik isimleriyle söylersek, temsili yönetim/demokrasi, çok partili rejim uygulanmaktadır. Bu düzende yöneticilik görevleri işin ehline verilmemektedir.4
İşte, sen, sırf Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. (Ali İmran, 159)
Bu ayetlerde devlet yönetimi ile ilgili işlerin şura (danışma görüşme), görüş alış verişinde bulunma suretile ile yapılması isteniyor. Bu ayetleri Nisa 58 ile birlikte değerlendirecek olursak; yöneticilik görevlerine gelen ehil kişiler yapılacak işlerde halka danışacaktır, görüş alış verişinde bulunacaktır. Nüfus sayısının çok olduğu ve bütün bir halka danışılamadığı bizim gibi ülkelerde ise bu görevi halk meclisleri yürütecektir. Toplumsal düzen anlamında egemenlik milletin olduğu içindir ki bugün bozguncu olan ümmetler/milletler dahi hayatlarını devam ettirmektedir. Halktan, kendisine verilen egemenliğin gereklerini yerine getirmesi beklenmektedir. Eğer halkın kendi içerisinden seçtikleri bozgunculuk yapmakta ise halka düşen görev bunları alaşağı etmektir. Yok eğer bu bozgunculuğa ses çıkarmamak suretiyle ortak olunursa o taktirde, Allah’ın Rabbliği inkar edilmiş ve tağuta kulluk edilmiş olunur.
Tağut, Allah'a karşı isyan etmesinin yanı sıra, O'nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Tâğût, ekonomik, sosyal ve kültürel güç kaynaklarını ele geçirmiş, ahlâkî değerleri toplumların gözünde itibarsız ve taraftarı olmaktan çekinilen bir duruma düşürmeyi göze alacak kadar düşmanlığını ilerletmiştir. Ayrıca doğrudan yaptıklarının dışında, insanlığın ortak değerleri adı altında pek çok kavramı da Müslümanlara zarar verecek bir içeriğe dönüştürmüştür. Kısaca tâğût, Müslümanları dört bir yanından kuşatmış bulunmakta ve Müslümanlara hayat hakkı tanımamaktadır.5
Milletin egemenliği yeryüzü sofrasındaki nimetlerden aracısız ve kısıtlamasız yararlanması ile mümkündür. Seçilen vekillerin öncelikli amacı, halkın bu sofradan rızıklanması için gerekli düzenlemeleri yapmaktır. Yeryüzünde halk için kurulmuş sofra ile halkın arasına girenler, bu sofranın nimetlerini kendisine ve kendisi ile işbirliği yapanlara aktaranlar, sofradaki nimete el koymak suretiyle Allah’a ortak koşan6 bozgunculardır. Bugünkü emperyalist/küreselci, kapitalist düzeni elinde tutan uluslararası güçler7 ve bu güçlerle yardımlaşarak, destekleşerek iktidar koltuklarına geçenler bu düzenin tağutlarıdır. Tağutun bütün gayreti, halkı kendisine boyun eğdirip kayıtsız şartsız teslimiyetini sağlamak ve kendisine çalışan köleler, kullar yapmaktır.
Ve andolsun ki, Biz her ümmete "Allah'a kulluk edin ve tağuttan sakının" diye bir Elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına doğru yolu gösterdi, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur… (Nahl, 36)
Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olan şu kimseleri görmüyor musun? Onlar puta ve tâğûta inanıyorlar. Ve Allah'ı inkâr eden kimseler için, “Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır” diyorlar. (Nisa, 51)
Kesinlikle inkâr etmekle emrolundukları tâğûtu aralarında hakem yapmak isteyerek kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri süren şu kişileri görmedin mi? Şeytan da onları uzak [geri dönülmez] bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor. (Nisa, 60)
Şimdi Bakara Suresi’nde yer alan İsrailoğulları ile Musa arasında geçen bir olayı aktaralım:
Ve hani bir zamanlar siz, “Ey Mûsâ! Biz tek yemeğe asla sabredemeyiz, artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, acurundan, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın” demiştiniz. O [Mûsâ] da size, “O üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya/Mısır'a inin, o vakit istediğiniz şeyler sizin olacaktır” demişti. Ve üzerlerine zillet ve meskenet damgalandı ve nihâyet Allah'tan bir gazaba uğradılar. İşte bu, Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmüş olmaları nedeniyledir. İşte bu, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri nedeniyledir. (Bakara, 61)
“Sabır” kelimesi çoğunlukla kullanıldığı şekli ile boyun eğmek, katlanmak değildir. Sabır; azmetmek, edinilen yolda karşılaşılan zorluklara göğüs germek, bu yolda mücadele etmek, yılmamaktır. İsrailoğulları, “Ey Musa! Biz tek (sadece/tek çeşit) yemeğe asla sabredemeyiz” cümlesi ile “sebze, acur, sarımsak, mercimek, soğan gibi yemekleri ekmekle, çapalamakla, sulamakla, toplamakla uğraşamayız, toprakla mücadele edemeyiz, bu yılgınlık verici zor bir iş sen “Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; … çıkarsın” demektedir. Burada İsrailoğulları kendi görevleri olan çalışma, çabalama, didinme işinden kaytarıyor, kendi görevlerini Allah’a yükleyip, Musa'dan doğa üstü taleplerde bulunuyorlar. Musa da bunun üzerine, “O üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya/Mısır'a inin, o vakit istediğiniz şeyler sizin olacaktır” diyerek, toplumuna Allah’ın ayetlerini hatırlatıyor; “üstün olan Allah’ın ayetlerine karşılık siz bu dünya hayatını mı istiyorsunuz, madem çalışmayacak, çabalamayacak, yılacaksınız, Allah’ın ayetlerine uyup O’na kulluk etmeyeceksiniz o halde Mısır’a gidin Firavun için çalışın ve tağuta kulluk edin” demiştir. İsrailoğulları bundan sonra gazaba uğramışlardır. “İşte bu, Allah'ın âyetlerini örtmüş olmaları … isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri nedeniyledir”. Bu kıssada İsrailoğulları, "…insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur” (Necm, 39) ayetini örtüp, inkar etmiş, kendi çalışıp çabalama görevlerini Allah'a yükleyerek Allah’a kulluğu reddetmişler, tağuta kulluğu tercih etmişlerdir.
Kulluk, Allah’ın bütün emir ve görevlerini kayıtsız şartsız yerine getirmeyi gerektirir. Eğer, kayıtsız şartsız teslimiyet, bozguncu bir yönetime yapılırsa bu tağuta kulluk etmek anlamına gelir. Halkın sorumluluğu büyüktür; tağuta kulluk etmemek görevidir.
Ve onlar, Allah'ın astlarından, göklerden ve yeryüzünden kendileri için rızık olarak herhangi bir şeye malik olmayan ve güç yetiremeyen şeylere tapıyorlar. (Nahl, 73)
Ve orada [yeryüzünde] sizin için ve sizin rızklandır madığınız kimseler için geçim yollarını kıldık. / Ve orada [yeryüzünde] sizin için bir takım geçim yolları ve sizin rızıklandırmadığınız kimseler kıldık. (Hicr, 20)
İman etmiş kimseler Allah yolunda savaşırlar. Küfretmiş kişiler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde siz şeytanın velîleri ile savaşın. Şüphesiz şeytanın tuzağı, çok zayıftır. (Nisa, 76)
Halk, bu güne kadar görev ve sorumluluğunun farkına varabilmiş değildir. Yöneticilerin kendisine hükmetmesine, kendisini kul, köle etmesine ses çıkarmamış, tağutlaşanlara boyun eğmiştir. Yeryüzünde kendisi için kurulan sofradan ekmeği aşı çalınırken ses çıkarmamıştır. Halk ile yeryüzü sofrası arasına ellerini sokanlar, ellerini çekmediği ya da elleri çektirilmediği sürece egemenlik millete ait değildir. --------------------------- 1.TDK Büyük Türkçe Sözlük. 2.İnsanlar gökte hakimiyet kuramazlar; doğaya hükmedemezler. 3.Resmi mushafta 57, 58, 59,67 ve 68. ayetler olarak gösterilen bu ayetler aslında birbirinin devamı niteliğindedir. Doğru sıralama burada gösterildiği şekildedir. 4.Uluslararası tekelci şirketler, bu şirket sahiplerinin oluşturduğu siyasi, idari ve düşünsel örgütler (CFR, Bilderberg, Trilateral), bu örgütlerin emrindeki ABD, AB, İsrail ve Japonya, ulus devletlerin ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel imkanlarını ele geçirmiştir. Bugün kağıt üzerinde ulus devlet olan bir çok ülke, işbirlikçi partiler aracılığı ile uluslar arası şirketlerin ve sermayenin elindedir. Televizyonlar, gazeteler, sivil toplum kuruluşları bu güçlerin elinde ve emrindedir. Bu düzende yöneticileri halk belirlememekte, emanetler ehil kişilere verilmemektedir. 5.Hakkı Yılmaz, Tebyinü’l Kur’an, İşaret Y., 2008, Cilt 1, sf. 48-49 6.Sofradaki nimete el koyanlar Allah’ın Rabbliğine ortak olmaktadır. 7.Uluslar arası şirket tekelleri, bu tekellerin sahiplerinin oluşturduğu siyasi, idari, düşünsel örgütler (CFR, Bilderberg, Trilateral); bu örgütlerin denetimi ve yönetimi altındaki ABD, AB ülkeleri, İsrail ve Japonya hükümetleri; bu devletlere bağlı çalışan NATO, BM, İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslar Arası Ödemeler Bankası gibi uluslar arası örgütler.
|
| Son Güncelleme: Çarşamba, 23 Kasım 2011 01:09 |
Cumhuriyetçilik














