You are here: Anasayfa Devletçilik
Devletçilik PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 05 Şubat 2011 01:09

Tarihsel süreç içerisinde insanlar avcılık ve toplayıcılık dönemlerinde doğada serbest halde bulunan ürünü ihtiyaçları ve yetenekleri ölçüsünde avlıyorlar ve ihitiyaçlarını karşılıyorlardı. Doğada serbest halde bulunan bitki ve hayvanların ihtiyaçtan fazla toplanıp avlanması mümkün değildi. Yerleşik tarım ve hayvanın ehlileştirilmesi ile birlikte ihtiyaçtan fazla üretim gündeme geldi. Bir kısım insan ihtiyaçtan fazla ürettiği oranda zenginleşti. Doğaldır ki bir kısım insan da daha yoksul kaldı. Üretilen bu ihtiyaç fazlası ürün sebebiyle zengin-yoksul şeklinde bir sosyal farklılaşma meydana geldi. İşte ekonomik sistemlerin temelinde ihtiyaç fazlası üretilen bu ürün vardır. İnsanın ihtiyaç fazlası ürün karşısındaki tutumu, toplumların ekonomik ve toplumsal davranışlarının büyük bir kısmını oluşturmaktadır.

Bugün için gündemde olan ve tüm dünyayı saran ekonomik sistem kaptalizmdir. Ancak sosyalizm de ekonomik tatışmalar söz konusu olduğunda hiçbir zaman gündemden düşmemiştir. Devletçilik ilkesini sosyalizm ve tüm dünyayı egemenliğine almış olan kapitalizm ile karşılaştırmalı olarak ele alacağız.

Kapitalizm

Batıda toplumsal düzeni belirleyen etken, sınıf kavgaları olmuştur. Antik çağdan bu yana köleci düzen, feodal düzen ve kapitalist düzen birbirini takip eden sınıf kavgaları şeklinde gelişmiş, son durumda, ticarette zenginleşen burjuvalar ekonomiyi ele geçirerek aristokratların ve kralların hakimiyetine son vermiş ve bugünkü kapitalist düzeni kurmuşlardır.

Hegel diyalektiğine göre tez ve anti-tezden bir senteze varılır; bir sonraki aşamada bu sentez tez olur ve yine bir anti-tez ile senteze gidilir ve bu sonsuza kadar devam eder. Hegel’in düşünce bağlamında anlattığı bu diyalektik, temelde farklı olmasına karşın Marks’ta “diyalektik materyalizm” olarak görülür. Toplumsal düzen incelenirken insan davranışları ele alınmak zorundadır. Gerek insanı gerekse toplumu etkisi altına alan iki güç olduğunu belirtmiştik. Bunlardan biri ham düşünce arzu ve isteklerin hakimiyetindeki bozgunculuk bir diğeri ise aklın hakimiyetindeki düzelticilik. Toplumsal düzen anlamında düzeltici ya da bozguncu olmak dışında üçüncü bir yol ve üçüncü bir seçenek yoktur. Marks tarihsel sürece uyguladığı “diyalektik materyalizm” ile feodal toplumun serfler (toprağa bağlı çalışanlar) ve aristokratlardan oluşan yapısını tez ve anti-tez olarak almış, burjuvanın sentez olarak bu toplumsal yapı içinden çıktığını ve kapitalizmi oluşturduğunu söylemiştir. Kendisi de burjuvayı tez, işçi sınıfını anti-tez olarak sunmuş ve bu toplumsal yapıdan işçi sınıfı hakimiyetinin sentez olarak çıkacağını öngörmüştür. Burada düşülen hata toplumsal dinamiklerin hesaba katılmamasıdır. Sonsuz sayıda tez ve anti-tez karşı karşıya getirilse dahi ortaya çıkan ya düzeltici toplum ya da bozguncu toplumdur. Marks’ı ve bugün de birçok kimseyi yanıltan şey, tarihsel süreç içinde toplumların ilkelden moderne, az gelişmişten çok gelişmişe doğru ilerlediği algısıdır. Tarihsel süreç içinde değişen üretim biçimleri ve teknolojidir. Oysa ki toplumbilim anlamında insan davranışlarında bir değişiklik söz konusu değildir. Özellikle batıda altta kalan sınıflar bir üstteki sınıfı al aşağı ettiğinde onun yerine geçerek, aynı kendine uygulandığı şekli ile bir sömürü uygulamış ve yine zulme sebebiyet vermiştir. Ezen ve ezilen taraflar değişmiş, üretim biçimleri ve teknoloji değişmiş ama insan davranışları aynı kalmıştır. Toplumsal davranışlarda tarihsel süreç içerisinde bir evrimden (ilkelden moderne, az gelişmişten çok gelişmişe) doğru bir gidişten söz etmek mümkün değildir.

Sınıf kavgaları, çıkar kavgalarıdır; çıkar kavgası, para ve mal kavgasıdır. Arzu ve isteklerin yoğunlukla egemen olduğu bozguncu toplumlarda altta olan üstte olanı devirerek onun yerine geçmekte ve aynı zulmü kendi uygulamaktadır. Bugünkü kapitalizm, zalimliği ile zenginleşmiş olanların düzenidir. Kur’an belli bir zümrenin halkın haklarına el koyarak zenginleşmesini yerer, ancak halkın zenginleşmesini yermez. Kapitalizm, halkın kandırıldığı, havuca bakarken cebindeki zenginliğin çalındığı bu sayede halkın fakirliği bölüştüğü bir sistemdir. Kur’an ise fakirliğin bölüşülmesine rıza göstermez, zenginliğin bölüşülmesini ister. Belli bir zümrenin değil topyekün halkın zenginleşmesini ister.

Kapitalist toplumun en belirgin özelliği mal biriktirme ve istifleme tutkusudur. Şimdi Kur’an’dan insanın ve toplumun dinamiklerine ilişkin sonuçlara ulaştığımız üç kıssayı ayrı ayrı ele alalım:

“Ve (Allah) "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân edin, dilediğiniz yerden de yeyin ve şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz.” (dedi) (Araf, 19)

Böylece onları aldatarak zillete düşürdü. Ağacı tadınca, çirkinlikleri kendilerine belli oldu ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine almaya başladılar. Rabb'leri onlara seslendi:"Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size, 'Bu şeytân kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?" (Araf, 22)

Kur’an’ın birçok ayeti müteşabih anlatımlıdır. Müteşabih, birden çok anlamı olan demektir. Bu ayetler de müteşabih anlatımlıdır. Araf 19’da “şu ağaca yaklaşmayın yoksa zalimlerden olursunuz” deniyor. Bir ağaca yaklaşmakla zalim olmak arasında nasıl bir bağlantı vardır?

Genellikle Adem’in yaratıldığı cennetin başka bir alemde olduğu düşünülmektedir. Kur’an’da da belirttiği üzere Adem ve eşi topraktan yaratılmıştır. “Cennet” kelimesinin anlamı da “yeşili ve ormanı toprağı örten sulak arazi parçası”dır.1 Ayrıca Adem’in yaşadığı yerde her şey geçicidir, oysa ahirette herşey kalıcıdır. Ahirette günaha giriş yoktur, oysa Adem günah işlemiştir. Ahirette yasak yoktur, oysa Adem’e konulmuş yasak vardır. Dolayısile Adem bahsinin geçtiği cennet, başka bir alem değil, yeryüzünün yeşilliklerle örtülü sulak bir arazi parçasıdır.

Allah, Adem ve eşini yeryüzünde yeşillik bir yere yerleştirmiş sonra da “şu ağaca yaklaşmayın” demiştir. Ayetlerde “ağaç” olarak çevrilen kelimenin Arapçası “şecer”dir. Şecer “mal, altın, gümüş, deve, arpa buğday ve hurma”2 anlamlarına gelmektedir. İblis’e/düşünce yetisine uyan Adem ve eşi “ağacı tadınca çirkinlikleri kendilerine belli olmuştur”. Yani bir kısım maldan tadınca kendilerinde bulunan bozukluk, kötülük ortaya çıkmıştır; tattıkları mallar, biriktirme, istifleme arzu ve isteğini ortaya çıkarmıştır. Daha sonra “cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine almaya başlamışlardır”. Ayetin bu bölümünde geçenvaraku'l-cennet = cennet yaprağı ifadesi, insana haz veren para, mal, mülk ve çeşitli nimetler”3 anlamlarına gelmektedir. Tattıkları mallar dolayısile biriktirme, istifleme arzu ve isteğine kapılan Adem ve eşi, mal ve para biriktirmeye, istiflemeye başlamıştır. Bunun neticesinde Araf 19’da belirtilen zalimlerden olmuşlardır. Peki mal ve para biriktirmek neden zulümdür?

İnsan ham düşünce, arzu ve isteklerine göre hareket ediyorsa, bunların emrine girmiş demektir. İnsanın emrine girdiği ve kayıtsız şartsız teslim olduğu şey onun ilahıdır. Bu anlamda biriktirmek ve istiflemek suretiyle insanın kendi arzu ve isteklerinin emrine girmesi, arzu ve isteklerini ilah edinmesi, kişinin kendisine yaptığı zulümdür. Yine biriktirmek ve istiflemek suretiyle diğer insanların yoksullaşmasına neden olması da diğer insanlara yaptığı zulümdür. Adem bir peygamber olmasına rağmen ham düşünce, arzu ve isteklerine mağlup olmuş, mal ve para biriktirip istiflemiştir. İnsanın imtihanı Adem ile başlamış ve Adem Rabbi tarafından mal biriktirme ve istifleme arzusu sınanmak suretiyle imtihan edilmiştir.

Şimdi Bakara Suresinde anlatılan ve Musa ile toplumu arasında geçen kıssaya bakalım:

Ve hani Mûsâ kavmine, “Şüphesiz ki Allah, size bir sığır boğazlamanızı emrediyor” demişti. Onlar, “Sen bizi alaya mı alıyorsun?” dediler. O [Mûsâ], “Ben câhillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım” dedi.

Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, o [sığır] her ne ise onu bizim için açığa koysun” dediler. O [Mûsâ], “O [Rabbim] diyor ki: ‘Şüphesiz o [sığır], pek yaşlı değil, pek körpe de değil, ikisi arası dinçtir.’ Haydi, emrolunduğunuz şeyi yapınız” dedi.

Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, onun rengi ne ise onu bizim için açığa koysun” dediler. O [Mûsâ], “Şüphesiz O [Rabbim] diyor ki”: “Şüphesiz o [sığır], rengi bakanlara sürur veren, sapsarı bir inektir” dedi.

Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, o, nedir bizim için açığa koysun, şüphesiz ki o sığır, bize müteşâbih geldi ve biz şüphesiz Allah dilerse kesinlikle doğru yolu bulmuşlarız” dediler.

O [Mûsâ], “Şüphesiz O [Rabbim] diyor ki”: “O [sığır], zelil olmayan [çifte koşulmayan], arazi sürmeyen, ekin sulamayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır.” Onlar, “İşte tam şimdi gerçeği getirdin” dediler. Sonunda onu boğazladılar. Ama neredeyse yapmayacaklardı. (Bakara, 67-71)

Bu ayet de yine müteşabih anlatımlı bir ayettir. Musa, kavminden bir sığır kesmelerini ister, ancak kavmi ilk başta bunun ne anlama geldiğini anlamaz ve “Sen bizi alaya mı alıyorsun?” diyerek yanıt verirler. Kavminin soruları üzerine Musa sığırın özelliklerini bir bir açıklar. Sığır, yaşlı ve körpe değil ikisi arası dinç, rengi bakanlara sürur veren ve sapsarı, çifte koşulmayan, arazi sürmeyen, ekin sulamayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır. Bu özellikleri yanyana getiren Musa’nın kavmi “İşte şimdi tam gerçeği getirdin” diyerek müteşabih anlatımı çözerler. Özelliklerden anlaşılacağı üzere, dünyada böyle bir sığır yoktur. Bu özellikler altına aittir. Dolayısıyla, mesele sığır kesme meselesi değil, altına tapmaktan vazgeçirme meselesidir. Nitekim kıssanın bitiminde “Sonunda onu boğazladılar. Ama neredeyse yapmayacaklardı” denerek, kavmin altına tapmaktan vazgeçtiği anlatılmaktadır. Musa’nın toplumu da mal biriktirme ve istifleme arzusu ile sınanmıştır.

Şimdi de Kehf Suresinde yer alan iki bağ sahibi kıssasına bakalım:

Ve onlara, iki adamı örnek ver: Biz bunlardan birine her türlü üzümlerden iki bağ kıldık ve ikisinin [iki bağın] etrafını hurmalarla donattık. Aralarında da bir ekinlik kıldık. Her iki bahçe de, hiçbir şeyi eksik bırakmaksızın, ürünlerini verdiler. Aralarında da ırmak yardık/ akıttık.

Bu kişi [iki bağın sahibi] için ayrıca başka gelir de vardı. Bundan dolayı bu adam arkadaşına konuşarak: "Ben, malca senden daha çok, insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm" dedi.

Ve bu adam, kendine zulmederek bağına girdi: "Ben, bunun hiç yok olacağını sanmıyorum. Ben Saat'in kopacağını da zannetmiyorum. Velev ki Rabbime geri götürüldüm, kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum" dedi.

Arkadaşı konuşarak ona "Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, daha sonra da seni olgun insan haline getireni mi inkâr ediyorsun? Fakat ben; O, benim Rabbim Allah'tır. Ve ben Rabbime kimseyi ortak koşmam. Kendi bağına girdiğin zaman: "Maşallah, la kuvvete illa billâh [Allah ne isterse o olur. Allah'tan başka hiçbir güç yoktur]" deseydin ya! Sen her ne kadar beni, malca ve evlatça kendinden az görüyorsan da, belki Rabbim, bana, senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üstüne de gökten felaketler gönderir de o [senin bağ], kaygan bir toprak haline geliverir. Yahut bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha onu aramaya güç yetiremezsin" dedi.

Ve o, serveti ile kuşatma altına alındı [bitirildi]. Bunun üzerine onda [bağında]yaptığı harcamalara karşı ellerini ovuşturmaya başladı. O [Bahçe], çardakları üzerine yıkılmış kalmıştı, O da "Ah ne olaydım! Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım" diyordu. O kişi için Allah'ın astlarından yardım edecek bir topluluk olmadı. Ve kendisi de öç alacak biri değildi. (Kehf, 32-43)

Bu kıssada dikkat edilecek noktalardan ilki, iki bağ sahibinin kendi durumunu betimlerken söyledikleridir. İki bağ sahibi “Ben, malca senden daha çok, insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm” der. Kıssanın bu bölümünün açık anlatımı Alak Suresi’nde verilmiştir.

Hayır, hayır! Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendini yeterli gördüğünde, [zengin olduğuna inandığında] kesinlikle azar [tuğyân eder]. (Alak, 6-8)

İki bağ sahibi malca fazla ve soyca güçlü olması sebebiyle kendisini yeterli görmekte, kendisini tüm ihtiyaçların üzerinde hissetmektedir. Bu kimlikte iken “Ben, bunun hiç yok olacağını sanmıyorum. Ben Saat’in kopacağını da zannetmiyorum. Velev ki Rabbime geri götürüldüm, kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum” diyerek azgınlık sergiler. Arkadaşı tüm bunlar üzerine, “ben Rabbime kimseyi ortak koşmam” der. Arkadaşının bu cümle ile söylemek istediği şey, Furkan Suresinde açıkça belirtilmiştir:

Hevasını [kötü duygularını, tutkularını] tanrısı edinen kişiyi gördün mü? Peki, onun üzerine sen mi vekîl oluyorsun? (Furkan, 43)

Tutkularını, arzu ve isteklerini tanrısı edinen kişi aslında kendisini tanrı edinmiştir. "Ben Rabbime kimseyi ortak koşmam” sözleri, iki bağ sahibinin arzu ve isteklerinin esiri olarak kendisini ilahlaştırmış olduğunu anlatır. Sonunda iki bağ sahibi “Ah ne olaydım! Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım” diyerek, arzu ve isteklerinin emrinde Rabbinin yolunu terkettiğini söyler.

Gerek Adem kıssası, gerek Musa kıssası, gerekse iki bağ sahibi kıssasında Kur’an insanı ve toplumu iç dinamikleriyle ele almaktadır. İnsanı dış dünyada eylem yapmaya yönelten iç dinamikler Adem’den bu yana değişmiş değildir. Bu sebeple Kur’an’ın mesajının eskimesi ya da evrenselliğini yitirmesi mümkün değildir. Bugün içinde yaşadığımız toplumda da bu kıssalar bize ham düşünce, arzu ve isteklerini ilah edinmiş bozguncu kapitalist toplumu anlatmaktadır.

Toplumun en küçük birimi insandır. İnsanlar bir araya gelerek toplumları oluştururlar. Oluşan topluma getirilen yasalar, insanların yaşam şekillerinin bir yansımasıdır. Bir insanda olmayan bir özelliğin toplum yasalarında ve toplum yapısında var olması düşünülemez. Bu anlamda aşağıdaki ayetlerdeki mesajların, bütün bir topluma ve topluma hakim yapıya yönelik oldukları göz ardı edilmemelidir.

Hayır… Hayır… Doğrusu siz yetimi kerimleştirmiyorsunuz. Yoksulun yiyeceği üzerine birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Oysa mirası yağmalarcasına öyle bir yiyişle yiyorsunuz ki! Malı öyle bir sevişle seviyorsunuz ki, yığmacasına! (Fecr, 17-20)

O gün, onların [altın ve gümüşlerin] üstü cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacak: “İşte bu kendi canınız için saklayıp biriktirdiğiniz şeydir. Haydi şimdi tadın şu biriktirmiş olduğunuz şeyleri!” (Tevbe, 35)

Çoğaltma yarışı sizi eğlendirip oyaladı. (Tekasür, 1)

O ki malı toplayıp ve malının gerçekten kendisini ebedîleştirdiğini sanarak onu tekrar tekrar sayandır. (Hümeze 2-3)

Dîni yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. Bu nedenle, şu namaz kılanların/şu destekçilerin vay haline! Onlar namazlarından/destek verişlerinden gafildirler, onlar, gösteriş yaparlar, ve mâûnu vermezler. (Maun Suresi)

Maun Suresinde, yetimi itip kakmak ve yoksulu göz ardı etmek üzerinden din tarif edilmektedir. Din, yetimi gözetmek ve yoksulu doyurmakla eş anılmaktadır.

Gerek yukarıda sunduğumuz kıssalar gerekse bu ayetler, dinin özünün esas itibarile ekonomik içerikli olduğunu ortaya koymaktadır.

Devlet için ekonomik bağımsızlık ve ekonomik güç olmaz ise olmaz koşuldur. Ekonomik açıdan yoksul olan bir devlet, siyasal açıdan bağımlı devlettir. Siyasal bağımlılık sömürü düzenini beraberinde getirir. Sömürü zulümdür ve Kur’an zulmün her türlüsüne karşıdır. Kur’an, toplumu oluşturan bireyler için yoksulluğu ve boyun eğmişliği kabul etmez. Kur’an, çok çalışmayı ve çok kazanmayı da yermez. Bu çalışma ve kazanma sonrasında edinilen malı, parayı istiflemeyi ve biriktirmeyi yerer. Kuransal anlamda bireysel zenginlik, çok çalışmak, çok kazanmak ve kazanılanı biriktirmeden istiflemeden tekrar ekonomiye/halka döndürmektir. Bu sayede dünyada olan ve halka ait olan, yine ona iade edilmeli, bireysel zenginlik toplumun refahının artmasına hizmet etmelidir. Amaç, toplumun katmanları arasındaki ekonomik farklılığı en aza indirmektir.

Kapitalizm, arzu ve isteklerini ilah edinen insan türünün ortaya çıkardığı bir ekonomik sistemdir. Bugün uygulandığı şekli ile, üretim araçlarının devlet dışında şirketler, belli sınıf veya zümrelerin eline geçmesine müsaade etmek, halkı insan egosuna karşı savunmasız bırakmak demektir. Üretim araçlarını eline geçiren kapitalist, her sene katlayarak karını artırmayı düşünür. Elde ettiği fazla parayı her sene daha da artan oranlarda bankalarda istifler. Kapitalistin elde edilen parayı halka geri döndürmek ve halk için üretime dönüştürmek gibi bir amacı yoktur. Şirketlerin büyümesine sınır getirilmemesi, bu sınıf ya da zümrelerin halkın yoksul ve orta kesimleri aleyhine zenginleşmesi neticesini doğurur. Bunun neticesi, geniş halk kitleleri yoksullaşır. Devletin insan egosunu dizginlemek anlamında hakemlik yapmadığı, üretim araçlarını insan egosuna teslim ettiği, rızkın paylaşımında etkin görev almadığı kapitalist düzen Kur’an’dan onay almaz.

Devlet, kapitalizmin egosu şişmiş insanına karşı, halkın güvencesi ve destekçisidir. Devlet halkın organize olmuş halidir. Organize olmuş halk/devlet, halktan aldığı güçle halk için çalışır, halk için üretir. Üretim araçlarından elini çeken devletin, halkı, tek amacı kar etmek olan şirketler ile karşı karşıya bırakması doğru değildir. Bu, kurda kuzu emanet etmek gibidir. Devlet halk için üretim araçlarını eline alarak halkı korumalı ve kollamalı, şirketlerin belli bir noktadan sonra büyümesine de dur demelidir. Güçlü olan ve olması gereken şirketler değil, organize olmuş halktır/devlettir.

Bir toplumda ham düşünce, arzu ve isteklerinin peşinden giden insanlar olacağı gibi aklın peşinden giden insanlar da olacaktır. Bir toplumda bu iki tip insanın da bulunması kaçınılmazdır. İmtihanın ana konusu olması itibariyle insanlar mallarından vermekte ya da vermemekte özgürdür. O halde kurulacak devlette uygulanacak ekonomik sistem bu iki tip insana da özgürlük tanımalıdır. Bu sistem karma ekonomik sistemdir.

Devletçiliğin uygulandığı karma ekonomik sistemde tartışma yaratan bir konu, özel teşebbüsün4 büyümesine nereye kadar izin verileceğidir. Şirketlerin halk üzerinde siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda etkili olmasına izin verilemez. Bu anlamda şirketler, halk üzerinde siyasi etki yaratmayacak, ekonomik baskı oluşturamayacak, sosyal ve kültürel yapıyı bozmayacak büyüklükte olmalıdır. Yabancı şirketlere müsaade edilerek halkın emeğinin ve parasının yurt dışına hortumlanmasına müsaade edilemez. Tekelleşmeye kesinlikle izin verilemez. Devlet her zaman ve istisnasız bir şekilde halk tarafında yer alır.

Ekonomik yapıya hakim olan güç siyasi otoriteyi eline geçirir. Ekonomik ve siyasi otoriteyi eline geçirenler de toplumun sosyal ve kültürel yapısına hükmederler. Bugün, kapitalistlerin hakim olduğu ekonomik düzende siyasi otorite de onların elindendir. Ekonomik ve siyasi güç sayesinde toplumun sosyal ve kültürel yapısına da hükmederler. Bugün için egemenlik milletin değil, ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel yapıyı elinde bulunduran emperyalist ve kapitalistlerindir.

…Ve şüphesiz Firavun yeryüzünde çok üstün idi ve o kesinlikle haddi aşanlardandı. (Yunus, 83)

Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve ehlini grup grup kıldı… (Kasas, 4)

Millet egemenliğine dayalı bir devletin kurulması öncelikle devletin ekonomiye hakim olması ile mümkündür. Ekonomik gücü elinden bırakan bir devlet, devletin yönetimini bırakmış, egemenliği devretmiş demektir. Ekonomik güçle birlikte siyasi yapı da elden gitmiş, bu iki gücü elinde tutanlar kendi menfaatleri için toplumun sosyal ve kültürel yapısına hükmeder olmuş demektir. Geçmişin Firavun düzeni ile bugünün kapitalist, küreselleşmeci/emperyalist düzeni aynı saftadır.

Gerek fizik, kimya, biyoloji gibi tabii bilimlere ilişkin yasalar gerekse toplumsal ve ekonomik yasalar hep doğa yasalarıdır. Nasıl ki tabii bilimlerdeki yasalara aykırı davranılmaz ise toplumsal ve ekonomik yasalarda da aykırı davranılmamalıdır. Toplumsal ve ekonomik yasalara aykırı davranmanın sonu hüsrandır. Ülkesinde istiflediği para ile yetinmeyen batılı kapitalist, daha fazla istiflemek için yeni pazar arayışlarına girerek sömürgecilik (küreselcilik/emperyalizm) yaptı. Gittiği ülkelerdeki işbirlikçiler yardımıyla ulus devletlerin kaynaklarını hortumlayan, insanını sömüren düzeni kurdular. Toplumsal yasaların zamana yayılmış ağır işleyen kurallarından habersiz, akan sıcak para nedeniyle kurdukları düzenin çok güzel işlediğini ve dünyayı ele geçirdiklerini düşündüler. Ancak işin aslı hiç de öyle değildi. Şöyle ki:

1. El attıkları ülkelerdeki işbirlikçi yönetimlerin ilelebet başta kalacağının garantisi yoktur.

2.Fabrikaları dış ülkelere taşımaları yüzünden kendi insanları işsiz kalmıştır.

3.Sömürü yolu ile kazandıkları paraları kendi ülkelerine götürdüler. Ancak bu parayı üretime dönüştürmeden sadece biriktirip, istiflediler. Üretime yönelmeyen para, bankalar vasıtasile faiz karşılığı halka satıldı, borçlanan halk zor durumlara düştü. Faizle borçlanma, toplumsal çöküntüye sebep oldu.

Toplumsal ve ekonomik yasalar/ayetler, bu yasalara aykırı hareket edenleri kendi içerisinden çökertir:

Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. Onlardan bir kısmı sâlihlerdi [düzeltici kimselerdi], bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve Biz, onları dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle belâlandırdık. [imtihan ettik]. (Araf, 168)

Ve Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de hidayet verir [dileyeni saptırır dileyeni hidayete ulaştırır]. Ve şüphesiz ki siz, bütün yaptıklarınızdan sorulacaksınız/sorumlu tutulacaksınız. (Nahl, 93)

İnsanların ümmetlere/milletlere ayrılmaları bir ayettir. Milletlerin, sınırları belirli yurtları vardır. Yurt bir tanedir; haklı bir gerekçe olmaksızın sömürü, istila gibi sebeplerle yurdun dışına el uzatmak, yukarıdaki ayetlerde belirtilen toplumsal yasalara aykırıdır. Bu aykırılık kendi yurdunun sonunu getirmeye neden olur.

…Ve O, sizi yeryüzünün halifeleri kılan, verdikleriyle sizi belalandırmak [sınamak] için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Enam, 164-165)

Ayetten de anlaşılacağı üzere, her millet kendine verilen ile denenmektedir ve ekonomik açıdan “kimisi kimisine üstündür”. Bu toplumsal bir yasadır. Ekonomik olarak üst olanın yapması gereken:

Ve Allah rızk konusunda kiminizi kiminize fazlalıklı kılmıştır. Kendilerine fazlalık verilenler, kendi rızklarını sağ ellerinin malik olduklarına, hepsi onda eşit olmak üzere vermezler. O hâlde bunlar Allah'ın nimetini bilerek inkâr mı ediyorlar? (Nahl, 71)

İstiflenen biriktirilen para, üretime dönüştürülmez ya da asta aktarılmaz ise üst olan bozgunculuk yapmış olur. Bu anlamda batılı kapitalistin istifleyip biriktirdiklerini paylaşmak zarureti vardır. Paylaşmayıp karına kar katmak için elindeki parayı sömürüye araç yaparsa, Nahl 71’deki ekonomik yasayı/ayeti ihlal etmiş olur. Bunun bedelinin ağır olduğuna tarih şahittir.

Şiddete ve ağır sömürüye dayanan haksız işleyiş, Roma’ya zenginlik taşıyor olsa da, doğal olarak kendini yıkma eğilimini de birlikte getiriyordu. Savaşlardan sağlanan ganimet ve tazminatlarla, sömürge haline getirilen ülkelerde el konulan tahıl ve madenler Roma’nın zenginliğini artırdı, ama dışarıdan getirilen büyük miktarlı tarımsal ürün Roma tarımının önce gerilemesine, sonra çöküşüne yol açtı. Maden işletmeleri, getirilen bol ve ucuz dış ürün nedeniyle kapandılar. Büyük bir hızla varsıllaşan Romalı soylular elinde biriken büyük miktarlı hareketsiz para, tefeciliğin yayılmasına yol açtı. Üretimsizliğin yarattığı sorunlar, Roma’yı kendi içinden yıkacak olan toplumsal bozulmaların ortaya çıkmasına neden oldu.5

Batı, sanayi devrimiyle beraber sınai ve teknolojik alanda yüksek üretim sergiledi. Makinalar, fabrikalar, binalar, uçaklar, gemiler, arabalar v.s.

…Her yüksek tepeye, alâmet bir bina kurarak mı eğleniyorsunuz? Sonsuzlaşmanız için/sanki sonsuzlaşacakmışsınız gibi sanayi üreten yerler [fabrikalar/kaleler] mi edinirsiniz? Yakaladığınız vakit de zorbaca mı yakaladınız? Artık Allah'a takvalı davranın ve bana itaat edin. Size o bildiğiniz şeyleri verene; davarlar, oğullar, cennetler, [bağlar, bahçeler] pınarlar verene takvalı davranın. Şüphesiz ki ben sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum." (Şuara, 124-135)

…Biz de Firavun ile kavminin yapa geldikleri sınaî eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerle bir ettik. (Araf, 137)

Batı, sınai ve teknolojik alandaki üretimi sosyal bilgilerde gösteremedi. Aklı dışladı, teknolojiyi arzu ve isteklerini tatmin etmek için kullandı. Teknolojik üretimi sömürüye ve savaşlara araç yaparak daha çok biriktirdi ve istifledi. Dünyanın bütün gelir kaynaklarına, bütün halklarının ceplerine göz dikti. Bu politika dünyaya, yoksulluk, savaş, ölüm ve kan getirdi. Kapitalizm, ham düşünce, arzu ve isteklere iktidar tanıyarak, sosyolojik ve ekonomik yasalara/ayetlere ortak koştu; aklı ve sosyal bilgileri dışladı; toplumsal eşitliği ayaklar altına aldı; Batının kurduğu bozguncu “düzen!” çökmüştür/çökecektir.

Sosyalizm

Marks, kapitalist düzenin ürettiği işçi sınıfının hakimiyetinde bir düzenin teorisyenliğini yapmıştır. Kapitalist düzende şirketlerin elinde olan üretim araçları, sosyalizmde işçi sınıfının hakimiyetini sağlamak için devlete geçmektedir. İşçi sınıfı adına üretim araçlarını ele geçiren sosyalist devlet, sınıfsız toplum, ekonomik ve sosyal eşitlik ideali (komünizm ideali) ile ortaya çıkmıştır.

Kapitalizmi anlatırken ele aldığımız Adem kıssasının 20. Ayetini atlamıştık. Şimdi Araf Suresi’nin 20. Ayetini ele alalım:

Ve (Allah) "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân edin, dilediğiniz yerden de yeyin ve şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz." (dedi). Derken o, [İblis] onların kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve "Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti" dedi. (Araf 19-20)

Kur’an’dan biliyoruz ki, Allah meleklere “Adem’e secde edin/itaat edin” dediğinde bütün melekler Adem’e secde etmişler bir tek İblis Adem’e secde etmemişti/itaat etmemişti. İnsan, yeryüzünde bulunan herşeyi bilgisi ile kendisine tabi kılmış, kendisine boyun eğdirmiştir. Ancak insana itaat etmeyen ve insanın kendisine boyun eğdiremediği bir şey vardır ki o da düşünce yetisidir. İblis, düşünce yetisidir. İnsanın beş duyusu ile ilgili algıladıklarına beyninin verdiği ilk tepki ham düşüncedir. Düşüncenin ham olması, üzerinde uzun uzadıya kafa yorulmaması, artıların eksilerin hesaplanmaması sebebiyledir. Ayrıca uzun uzadıya kafa yorulsa da arzu ve istekler yönünde karar almak da yine ham düşüncedir. Ham düşünceden kurtulup olgun bir karara varmak için, aldığımız veriyi artılarıyla eksileriyle incelemek, üzerinde kafa yormak, akıl işletmek, ondan sonra bir karara varmak gerekir. İşte Allah, “şu ağaca yaklaşmayın/mal ve para biriktirmeyin istiflemeyin”, dediğinde, Adem ve eşi etraflıca düşünmeden, kafa yormadan, “başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikimizin de birer melek/melik olmamız ya da ebedî kalıcılardan olmamız için bizi şu ağaçtan men etti” diye ham düşünce üretmişler, mal ve para biriktirmeye, istiflemeye başlamışlardır. Adem bir peygamber olmasına rağmen ham düşünce üretip arzu ve isteklerinin ardından gidebilmiştir.

Sosyalizm insana şunu söylemektedir “sen üretim araçlarının sahibi olamazsın”. Bir çok insan buna karşı çıkarak, üretim araçlarına sahip olmak isteyecektir. Nitekim Sovyetler Birliği zamanında uygulanan sosyalist sistemin yıkılışının bir sebebi de, Sovyetlerin ekonomik eşitliği sağlamak için kullandığı baskıcı sistemi, bir kısım insanların kabul etmemeleri ve muhalif olmalarıdır. Baskıcı yönetimler, kurdukları düzene muhalif seslere de müsaade etmediğinden, sisteme karşı olanlar, sistem yandaşı gibi görünüp sistemin düşmanı olmuşlardır.

Sosyalizmin ekonomik eşitlik ideali ile ortaya çıkmasına karşın tam bir ekonomik eşitlik sağlamak mümkün değildir. Bu hususu iki ayet ile açıklamaya çalışalım:

Ve Allah rızık konusunda kiminizi kiminize fazlalıklı kılmıştır. Kendilerine fazlalık verilenler, kendi rızklarını sağ ellerinin malik olduklarına, hepsi onda eşit olmak üzere vermezler. O halde bunlar Allah'ın nimetini bilerek inkâr mı ediyorlar? (Nahl, 71)

“Sağ ellerinin malik olduklarına” işçilerine, memurlarına, çalışanlarına, “hepsi onda eşit olmak üzere vermezler”, kazanılanı eşitlik içinde bölüşmezler. Bir şirket düşünelim, 100 tane de çalışanı olsun. İdeal olan, şirket sahibinin kazanılanı çalışanlarla birlikte eşitlik içinde bölüşmesidir. Ama ayete dikkat edilecek olursa, “sağ ellerinin malik olduklarına/çalışanlarına… vermezler diyor. Yani insan bu idealden uzak düşer biriktirmeye istiflemeye yönelir ve vermez. Ellerindeki fazlalığı vermeyeceklerin olduğu bir ortamda ekonomik anlamda tam bir eşitlik sağlanamaz.

Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf, 32)

“Şu basit hayatta onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik.” anlatımı insanların toplumsal hayattaki statülerini anlatan ve sosyal hayatın devamını sağlayan toplumsal bir yasadır. Geçimlik, bilgi olabileceği gibi, güç ve makam da olabilir, yetenek ve meslek de olabilir. Bir doktor ile bir tornacı, bir müdür ile yanında çalışan memur, bir çiftçi ile bir tüccar farklı toplumsal statülere sahiptir. Onların farklı statülere sahip olmaları sayesinde kimileri kimilerine işlerini gördürmekte bu sayede toplumsal hayatın işleyişi ve devamlılığı sağlanmaktadır. Bu toplumsal bir yasa olarak işlemektedir. Ancak insanlar sahibi oldukları bilgi, güç, yetenek gibi fazlalıkları (ayrıcalıkları değil) topluma aktarmamakta toplumun yararına kullanmamakta hep kendi lehlerine kullanmaktadır. “Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır” cümlesi bu gerçeğe dikkat çekmektedir. İnsanlar sahibi oldukları bilgi, güç, yetenek gibi fazlalıkları paraya ve mala çevirip biriktirmektedir. Böylece insan yine kendi eli ile ekonomik eşitlik idealinden uzak düşmektedir.

Sosyalizm ekonomik eşitlik ile adalet arasında direk bir bağlantı kurmaktadır. Ekonomik eşitliğin adil olduğu durumlar vardır. Ancak ekonomik eşitlik her zaman adaleti getirmez. Bir örnekle açıklamak gerekirse; ekonomik eşitlik adına 10 yaşında bir çocuk ile 25 yaşında bir delikanlıya aynı harçlığı vermek adil değildir. Yaşları itibarile ihtiyaçları da farklı olduğundan verilen eşit harçlık ya küçük için fazla ya da büyük için az olacaktır. Bu demektir ki adaleti sağlamak açısından sadece eşitlik yeterli olmayıp diğer bazı faktörlerin de hesaba katılması gerekir. Aynı mesleği yapsalar da insanların bilgi, yetenek ve çalışmaları birbirinden farklıdır. İşini kerhen yapan biri ile çok çalışan birinin kazandıkları da farklı olacaktır. İnsanların birbirinden az ya da çok kazanmaları toplumsal yaşama uygundur. Kur’an kazanılan fazlalığın ekonomik eşitliğe hizmet etmesini gönüllülük esasına dayandırmıştır. Salat/mali destekleşme, salihat işlemek/düzeltici olmak ve infak kurumları ile bireylerin gönüllü olarak ekonomik eşitliğe katkı yapması istenmektedir. Ekonomik anlamda eşitlik sağlamanın gönüllülük esasına tabi olması, bu hususun imtihanın ana konusu olmasındandır.

Her kim basit dünya hayatını ve süsünü isterse, yaptıklarının karşılığını, ona hiç eksiltmeden, burada tastamam veririz. Onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar. (Hud, 15)

Her kim ahiret ekinini isterse, Biz onun ekininde, onun için arttırırız. Ve her kim dünya tarlasını isterse ona da ondan veririz. Ve onun için ahirette hiçbir nasip yoktur. (Şura, 20)

Arınan, Rabbinin adını anıp da salât eden; mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olan kimse kesinlikle kendini kurtarmıştır. Fakat siz şu basit hayatı tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret daha hayırlı ve devamlı kalıcıdır. (Ala, 15-17)

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü, çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer kendi katında olandır. (Ali İmran, 14)

Ekonomik anlamda eşitlik sağlamak bir idealdir. Bu idealin en güzel ifadesi Bakara 219’da “İhtiyaçtan fazlasını infak edin” cümlesiyle belirtilmiştir. Bu uğurda çalışılır, çaba harcanır.

Ekonomik eşitliği sağlamaya çalışırken idealist duyguların gerçeklerin önüne geçmesine ve bizi bir ütopyaya sürüklemesine imkan vermemek gerekir. İdealist duygulardan kastımız şudur: Dünyada ekonomik eşitliği sağlamak bir görevdir ve idealdir. Ancak hiçbir zaman tam bir ekonomik eşitlik sağlanamaz bu da gerçektir. Bu anlamda gerçekçi olarak yapılması gereken ekonomik eşitliği bir ideal olarak görmek ve bu ideal uğrunda çalışmak mücadele etmektir. Yoksa dünyada bir cennet yaratmak ulaşılması imkansız bir ütopyadır. Sosyalizmin yanlışı insanın özgür iradesine müdahale ederek ekonomik eşitliği baskı ile gerçekleştirmeye çalışmak olmuştur. Bu mümkün değildir. İnsan bünyesi dikkate alınmadan ekonomik eşitlik sağlamaya çalışmak ancak bir ütopyadır ve insan bünyesi dikkate alındığında toplumsal düzen için en uygun sistemin karma ekonomik sistem olduğu görülecektir. Bu durumda yapılması gereken, üretim araçlarını çoklukla devletin eline alıp, şirketlere belli bir serbesti tanımak, devletçilik ile halkı kollamak ve ekonomik eşitliği sağlama yönünde halkı aydınlatmak, teşvik etmek, bu sayede ekonomik eşitliğe azami oranda yaklaşmaktır.

--------------------------------

1.Hakkı Yılmaz, Tebyinü’l Kuran, İşaret Y., 2010, Cilt 2 sf. 530

2.Hakkı Yılmaz, a.g.e Cilt 2 sf. 530-535

3.Hakkı Yılmaz, a.g.e Cilt 2 sf. 538

4.Devletçiliğin uygulandığı sistemde, çalışanlar kapitalist sistemde olduğu gibi şirket sahiplerinin insafına bırakılamaz. Çalışanların düşük ücretlerle çalışan köleler durumuna getirilmesine izin verilmez. Devlet, çalışanların emeklerinin karşılığını aldığı ve tüm sosyal haklarını güvence altına alan bir sistem ile şirketlerin işçi çalıştırmasına müsaade eder.

5.Metin Aydoğan, Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler, cilt 1, 2007, sf.180

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz

Son Güncelleme: Pazartesi, 26 Aralık 2011 02:20
 

Image Gallery

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün18
mod_vvisit_counterDün57
mod_vvisit_counterBu hafta193
mod_vvisit_counterGeçen hafta476
mod_vvisit_counterBu ay1331
mod_vvisit_counterGeçen ay3707
mod_vvisit_counterToplam19553

We have: 1 guests, 1 bots online
Bugün: Şub 23, 2012