| Altı ilkeye Giriş |
|
|
|
| Perşembe, 03 Şubat 2011 21:58 |
|
Ve Allah rızık konusunda kiminizi kiminize fazlalıklı kılmıştır. Kendilerine fazlalık verilenler, kendi rızıklarını sağ ellerinin malik olduklarına, hepsi onda eşit olmak üzere vermezler. O halde bunlar Allah'ın nimetini bilerek inkâr mı ediyorlar? (Nahl, 71) Bu ayet toplumsal düzende kimisinin kimisine fazlalıklı olduğunu gösteren ekonomik ast-üst ilişkisine işaret etmektedir. Bu ekonomik yasanın temelinde insanın ham düşünce, arzu ve istekleri ile akıl vardır. İnsan bunlardan birine uyar; ham düşünce arzu ve isteklerine uyanlar biriktirip istifler. Birilerinin biriktirip istiflediği bir toplumda zengin-yoksul farklılaşması ortaya çıkar. Kimileri de akla uyarak ihtiyaçları çerçevesinde bir yaşam sürer. Neticede toplumlarda bir ekonomik ast-üst ilişkisi ortaya çıkar. Bu ekonomik ast-üst ilişkisi insanın seçme hürriyetinden ve toplum halinde yaşamak zorunda olmasından kaynaklanan bir doğa yasasıdır. Yağmurun yağması, güneşin doğması batması, ağaçların büyümesi nasıl birer doğa yasası ise insanların ekonomik ast-üst ilişkileri de doğa yasalarınca belirlenmektedir. Ancak bu doğa yasası imtihanın ana konusudur. İmtihan için yaratılan ve bir doğa yasası olan toplumsal yasalar (ham düşünce arzu istekler, akıl ve toplumlar halinde yaşama) insanın zengin ya da yoksul olmasını ya da ihtiyaçları çerçevesinde yaşamasını belirler. O [Karun]; "O [servet] , bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi." dedi. Bilmez miydi ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok topluluğu [taraftarı, birikimi] olan kimseleri kesinlikle helâk etmişti. Ve günahkârlar günahlarından sorulmaz [Allah onların hepsini bilir]. (Kasas, 78) Karun, servetin kendisine “bilgisi” sayesinde verildiğini iddia etmektedir. Bunu söylerken kastettiği şey; aklı sayesinde kendisinin ödüllendirilmiş olmasıdır. Oysa ki Karun, işleyen toplumsal yasalar içinde arzu ve isteklerine uyarak yaptığı istifçilik sayesinde zengin olmuştur. Nitekim ayetin devamında Karun’un şahsında helak olan kavimler ve birikimler örnek gösterilerek, elde edilen servetlerin bir lütuf veya mükafat olmadığı belirtilmiş, işleyen toplumsal yasalar içinde insanın özgür iradesine işaret edilmiştir. Bu anlamda Kur’an’ın özellikle maldan verilmesini öğütleyen ayetlerini, bireysel iman1 üzerine inşa edilmiş toplumsal yapı ya da toplumsal yapının etkilediği bireysel yaşam şekilleri şeklinde ele almak doğru bir yaklaşım olacaktır. Onlar, kendilerini hayırlarda koşturalım diye, kendilerine maldan ve oğullardan bir şeyler vermekte olduğumuzu mu sanıyorlar? Bilakis, işin farkına varamıyorlar. (Müminun, 55-56) Hayır… Hayır… Doğrusu siz yetimi kerimleştirmiyorsunuz. Yoksulun yiyeceği üzerine birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Oysa mirası yağmalarcasına öyle bir yiyişle yiyorsunuz ki! Malı öyle bir sevişle seviyorsunuz ki, yığmacasına! (Fecr, 17-20) Çoğaltma yarışı sizi eğlendirip oyaladı. (Tekasür, 1)
O ki malı toplayıp ve malının gerçekten kendisini ebedîleştirdiğini sanarak onu tekrar tekrar sayandır. (Hümeze 2-3)
Dîni yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. Bu nedenle, şu namaz kılanların/şu destekçilerin vay haline! Onlar namazlarından/destek verişlerinden gafildirler, onlar, gösteriş yaparlar, ve mâûnu vermezler. (Maun Suresi) Toplumsal yasalar ekonomik ast-üst ilişkisinden ibaret değildir. Kur’an’da toplumsal düzene ilişkin bir çok ilke ve yasa mevcuttur. Ekonomik yasalarda olduğu gibi diğer tüm yasaların uygulanmasında da belirleyici olan ham düşünce arzu ve istekler ile akıldır. Toplumsal davranışlar birden çok insanın aynı yönde aldığı kararlar neticesinde ortaya çıkar. Bu açıdan Kur’an’da insan ve insanı o davranışa iten dinamikler açısından verilen örnekler, bir toplum için de geçerlidir. Bir millet/ümmet ya ham düşünce arzu ve isteklerin emrinde bozguncu ya da aklın emrinde düzeltici olacaktır. Üçüncü bir ihtimal söz konusu değildir. Kur’an bir milletin/ümmetin kendisine tayin ettiği hedefin o millette yaşayan tüm bireyleri etkilediğini ve onların yaşam şekillerini belirlediğini belirtmektedir: Onlar, gelip geçen bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinedir, sizin kazandıklarınız da kendinizedir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu olmazsınız. (Bakara, 134) Onlar, gelip geçen bir ümmettirler. Onların kendi kazandıkları kendilerinedir, sizin kazandıklarınız da kendinizedir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu olmazsınız. (Bakara, 141) Yukarıdaki ayetler “onlar gelip geçen insanlardır. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da kendinize” dememektedir. Böyle bir yaklaşım toplumsal düzenin bireylerin seçiminde etkili olduğu anlayışını dışlamak olurdu. Ayetlerde bireysel bir yaklaşım değil toplumsal bir yaklaşım vardır. Bunun sebebi milletin sürdürdüğü yaşam şeklinin istisnalar hariç bütün bireyleri etkilemesindendir. Peygamberler toplumlara gelmişler ve toplumsal düzeni sağlayacak yasalar getirmişlerdir. Kur’an’da kıssaları geçen Nuh toplumu, Ad toplumu, Semud, Lut, Medyen toplumu, yaşam şekilleri dolayısile peygamberleri ve onlara inanan birkaç kişi dışında tamamıyla helak olmuşlardır. Bu husus da bize bir toplumun yaşam şeklinin istisnalar hariç bütün bireyleri etkilediğini açıkça göstermektedir. Ad toplumuna, sütunların sahibi İrem'e, [ki, beldeler içinde bir benzeri yaratılmamıştı] vadilerde kayaları kesen Semûd toplumuna, o kazıkların sahibi Firavun'a Rabbinin ne yaptığını görmedin mi? Onlar ki, o ülkelerde azıtmışlardı. Dolayısıyla da oralarda bozgunculuğu çoğaltmışlardı. Onun için de Rabbin üzerlerine azap kamçısı yağdırdı. (Fecr, 6-13) Onlardan önce Nûh’un toplumu, Ashâb-ı Ress ve Semûd yalanlamıştı. Âd, Firavun ve Lût'un kardeşleri, Ashâb-ı Eyke ve Tübba toplumu da. Bunların hepsi peygamberleri yalanladılar da Benim azabım hakk oldu. (Kaf, 12-14) Kur’an milletlerden bahsederken ve yargılarını milletler üzerinden verirken Kur’an’da geçen ayetleri sadece bireylere yönelik olarak düşünmek ve toplumsal düzeni kurarken bu ayetleri ıskalamak çok yanlış olacaktır. Kur’an’ın ana amacı toplumsal düzeni ayağa dikmektir. Kur’an’da yer alan emirlerin büyük çoğunluğu toplumsal düzeni ayağa dikip düzeltici ilkeler ile yönetilen toplumsal yapıyı inşa etmek içindir. Bu toplumsal bakış açısı ile şimdi aşağıdaki ayetlere bakalım: …Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. (Maide, 44) …Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir. (Maide, 45) …Kim, Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, artık işte onlar fâsıkların ta kendileridir. (Maide, 47) Bu ayetlerde “Allah’ın indirdiği ile hükmedin” deniyor. Toplumsal düzen anlamında Allah’ın indirdiği, öncelikle yönetime hakim olması gereken ilkelerdir. Devlet/tüzel kişilik ilkeler ile yönetilir. ------------------------ 1.İman; bireyin tüm yaptıklarıyla beraber yaşam şeklini belirleyen zihinsel onayları ve kabulleridir.
|
| Son Güncelleme: Salı, 25 Ekim 2011 19:24 |
Altı İlkeye Giriş














