You are here: Anasayfa Milliyetçilik
Milliyetçilik PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 03 Şubat 2011 22:03

Birçok kimse İsrailoğulları’na çok fazla uyarıcı geldiğini ya da Kur’an’ın İsrailoğulları’ndan çok söz ettiğini belirterek onlara toplum olarak ayrıcalık tanındığını düşünür ve bunun sebebini merak eder. Şimdi Kur’an’da İsrailoğulları’na bir ayrıcalık tanınıp tanınmadığını bunun nedenlerini ve sonuçlarını inceleyelim.

Ey İsrâîloğulları! Size verdiğim nimeti ve şüphesiz Benim sizi âlemlere fazlalıklı kıldığımı hatırlayın. (Bakara, 47)

Ey İsrâîloğulları! Sizlere ihsan ettiğim nimetimi ve şüphesiz sizi âlemlere fazlalıklı kıldığımı hatırlayın! (Bakara, 122)

İsrailoğulları’nın Firavun’un yaptığı kıyımdan kurtarılması, onların Mısır yurduna yerleştirilmesi, kendilerine peygamberler gelmesi hep birer nimettir. Bu nimetler, nimete muhatap olan toplumu fazlalıklı (ayrıcalıklı değil) kılmaktadır. Biz burada İsrailoğulları’nın ayetler yönünden fazlalıklı kılınmasına değinerek bu fazlalığın ne anlama geldiğini irdeleyeceğiz:

İsrâîloğulları'na, Bizim, onlara açık âyetten kaç tane verdiğimizi sor. Allah'ın nimetini her kim kendisine geldikten sonra değiştirirse; artık şüphesiz Allah, azabı çok şiddetli olandır. (Bakara, 211)

Bu ayetten de anlaşıldığı üzere İsrailoğulları’na verilen nimetlerden biri “açık ayet" lerdir. Bu ayetler Yakub’dan başlayarak İsrailoğulları’na gönderilen peygamberler vasıtasile indirilen sayfalar ve ayetlerdir. Son olarak da Musa’ya verilen Tevrat ve İsa’ya verilen İncil bu kapsamdadır.

Biz biliyoruz ki peygamberler toplumsal ahlakın en bozuk olduğu toplumlara gelmektedir. Peygamberler geldiklerinde bu toplumları uyarırlar, kendilerini düzeltmeleri gerektiğini haber verirler. Bu anlamda İsrailoğulları’na çok sayıda Peygamber gelmesi İsrailoğulları’nın çok büyük bir ahlaki bozukluk içinde yaşadığını göstermektedir. Peygamberler geldiklerinde bireysel ve toplumsal ahlakı düzeltmek için topluma yasalar getirirler ve uyarıda bulunurlar. Bu uyarının Allah’ın ayetleri ile yapılması bu ayetlere muhatap olan toplumu fazlalıklı kılmaktadır. Yalnız burada dikkat edilecek nokta; Allah’ın ayetlerini öğrenmek toplumun sorumluğunu da arttırmaktadır. Bu durumu şöyle özetleyebiliriz:

1.Toplumsal bozukluğun büyüklüğü nedeniyle, topluma elçi ile müdahale edilmektedir.

2.Elçinin toplumu düzeltmek için Allah’ın ayetlerini getirmesi toplum için bir nimettir ve bu nimet diğer toplumlara oranla nimete muhatap olan toplumu fazlalıklı kılmaktadır.

3.Bu fazlalık, topluma ayetlerin eksiksiz yerine getirilmesi anlamında yeni bir sorumluluk ve görev yüklemektedir. Görev yerine getirilmediğinde ise eskisinden çok daha şiddetli bir ceza gündeme gelmektedir. Yukarıda verdiğimiz Bakara 211 bu gerçeğe dikkat çekmektedir: “Allah'ın nimetini her kim kendisine geldikten sonra değiştirirse; artık şüphesiz Allah, azabı çok şiddetli olandır”. Aşağıdaki ayette de Musa’ya verilen ayetler nimet olarak nitelenmekte ve Musa’dan bu nimetin karşılığını ödemesi yani öğrendiklerini toplumuna aktarması istenmektedir.

(Allah) dedi ki:"Ey Musâ! Mesajlarımla ve kelâmımla seni insanlar üzerine seçtim. Şimdi sana verdiğimi al ve kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenlerden ol!" Ve Biz o'nun için o levhalarda her şeyden, bir nasihat ve her şey için bir detay yazdık. "Haydi, bunları kuvvetle al, kavmine de en güzel şekilde almalarını emret. Yakında size o fâsıkların yurdunu göstereceğim." (Araf, 144-145)

Bu anlamda İsrailoğulları’nın ya da başka herhangi bir toplumun ayrıcalıklı olduğu gibi bir düşünce doğru değildir. Fazlalıklı olan toplumlar vardır, bu fazlalık da o toplumlara “bu fazlalığın karşılığını ödeme” konusunda görev ve sorumluluk yüklemektedir. Kur’an’a muhatap olan ve öğrenen toplumlar da bu fazlalıklı toplumlardandır. Peki Kur’an’ın indiği dönemden bu yana geçen 1500 sene içerisinde bu fazlalığın karşılığı ödenebilmiş midir? Hayır. O taktirde omuzlarımızdaki görev ve sorumluluk çok büyüktür.

Bugün milletlerin kültürleri yok edilmekte, yapay etnik ve dini ayrılıklar yaratılmakta, büyük ülkeler daha kolay sömürülecek ve yönetilecek küçük parçalara ayrılmaktadır. Küreselciler1 ülkelerindeki ile yetinmeyip bütün dünya milletlerinin ceplerine göz dikmektedir. Hedefleri, tek elden yönetilen bir dünya devleti ile bütün dünya halklarına hükmedecekleri bir düzen kurmaktır. Şimdi bu emperyalist/küreselci oyunun nasıl bozulduğuna bakalım:

Milliyetçilik ilkesini iki ana başlıkta anlatmaya çalışacağız: 1.Yurt, 2.İnsan topluluğunun kendisine tayin ettiği hedef; millet.

 

1.Yurt:

Bir millet olabilmenin ön şartı sınırları belirli bir toprak parçasında/yurtta hakimiyet kurmaktır. Kur’an pekçok ayetinde yurda önemle vurgu yapar. Kur’an’da oldukça fazla yer tutan Musa ile Firavun arasındaki mücadele Mısır yurdundaki hakimiyet mücadelesidir. Musa ve Firavun’un bu mücadelesini ileride Cumhuriyetçilik ilkesi içinde ele alacağız.

Bir çok peygamber mücadelelerini verirlerken yurtlarından ayrı düşümüştür. İbrahim, İshak ve Yakub’da bunlardandır.

Güç ve basîret sahibi kullarımız İbrâhîm'i, İshâk'ı ve Ya'kub'u da hatırla! Şüphesiz Biz onları Yurt düşüncesi [vatan hasreti] saflığıyla saflaştırdık [arı- duru hâle getirdik]. Ve şüphesiz onlar, yanımızda seçilmiş en hayırlı kimselerdendir. (Sad, 45-47)

İbrahim, kendi toplumuna karşı haniflik mücadelesi gerçekleştirmiş, daha sonra yaşadığı toprakları terk ederek mücadelesine başka topraklarda devam etmiştir. Bu ayrı kalış onda yurt hasretine neden olmuştur. Yurttan ayrı kalmak insanı hüzünlendirir ve hasrete düşürür. İnsan ekmeğini yediği, suyunu içtiği, büyüdüğü, arkadaşlarının, dostlarının, ailesinin bulunduğu topraklara karşı hasret çeker. Bu ayette peygamberler nazarında yurdun önemi, değeri, yurt sevgisinin kuvveti anlatılmıştır.

Hz.Muhammed, Mekke’de doğmuş ve büyümüştür. Peygamberlik görevini aldıktan sonra kendisine inanmayanlardan kendi yurdunda büyük eziyetler görmüş ve nihayetinde Medine’ye hicret/göç etmek zorunda kalmıştır. Hicretten sonra Bedir, Uhud ve Hendek savaşları yapılmış, bu savaşlar ile Mekkelilere belirgin bir üstünlük sağlanmıştır. Mekke’nin tekrar ele geçirilmesinden önce inen ayetlerle müslümanlar yurtlarını kurtarmaya ve yurtları için savaşmaya çağrılmaktadır:

Yeminlerini bozan, Elçi'yi yurdundan çıkarmaya azmeden ve üstelik ilk önce, size, kendileri başlayan bir toplumla savaşmaz mısınız? Yoksa onlara haşyet mi duyuyorsunuz? Artık, eğer mü’min iseniz, Allah, Kendisine haşyet duymaya daha layık olandır. (Tevbe, 13)

Aşağıdaki ayette, inananların kendilerini yurtlarından çıkaran ve çıkarmak için yardımlaşan bozguncuları koruyucu, gözetici, yönetici yapmamaları ve onlarla yardımlaşmamaları istenmiştir. Yurttan çıkarılma ve bunun için yardımlaşma savaş sebebidir.

Allah ancak, sizi, sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardımlaşan kimseleri velîleştirmenizi [koruyucu, gözetici, yönetici yapmanızı] yasaklar. Kim onları velîleştirirse, işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Mümtehine, 9)

Burada yurdun, yurt sevgisinin, yurda bağlılığın önemini belirten ayetlerden birkaçını belirtmeden geçmeyelim:

Ve andolsun İsrâîloğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onları hoş nimetlerden rızklandırdık da kendilerine ilim gelene kadar ihtilâfa/ayrılığa düşmediler… (Yunus, 93)

Onlar orada, "Hamd, bizden o üzüntüyü gideren ve bizi lütfundan, kendisinde bize yorgunluk gelmeyen, kendisinde bizim için usanç olmayan, durulacak bu yurda girdiren Allah'a özgüdür. Gerçekten Rabbimiz çok bağışlayıcı ve çok karşılık vericidir" derler. (Fatır, 34-35)

Firavun'un kavminden ileri gelenler, "Muhakkak bu çok bilgili bir sihirbazdır. O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor" dediler… (Araf, 109-112)

İnsanların yerleştikleri, çalıştıkları, ailelerini kurdukları, huzur ve barış içinde yaşadıkları topraklar onların yurtlarıdır. Hangi soydan, hangi ırktan gelirlerse gelsinler, aynı yurtta yaşayanlar yurt kardeşidir. Yurduna ihanet eden, yurt kardeşlerine ihanet etmiş demektir.

Kur’an’da ahiret de “son yurt” olarak tanımlanmaktadır:

Ve basit hayat [dünya hayatı], sadece eğlence ve oyundur. Son Yurt [Ahiret yurdu] ise, takvalı davra nanlar için kesinlikle daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız? (Enam, 32)

Ve bu iğreti yaşam, sadece bir eğlence ve oyundur. Şüphesiz son yurt ise kesinlikle hayatın ta kendisidir. Keşke onlar, bilmiş olsalardı. (Ankebut, 64)

İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu aramayan kimseler için kılarız. (Kasas, 83)

 

2.İnsan topluluğunun kendisine tayin ettiği hedef; millet2 :

İslam’ın egemenliğine kadar Arap yarımadasında… herhangi bir askeri, siyasi organizasyon olmamıştı… Bu durum kuralsızlığı, haksızlığı, yağmacılığı halkın hayatında adeta doğal özellikler kılmıştı… Güvenliği yok eden olumsuz şartlarda, bir güvenlik sisteminin inşası için dayanak kılınan unsur güç birliği idi. Güç birliğinin kaynağı ise soy bağıydı. Akrabalık bağlarına atfedilen ve kutsanan değerlerle son derece sağlam bir güç birliği sağlanmıştı. Soy bağı esas alınarak doğal bir dayanışma sistemi inşa edilmişti… Bir kişinin başına bir sıkıntı gelse soydaşları koşulsuz destek verecekleri, onun hakkını sonuna kadar arayacakları için; insanlar, gücün tek yasa olduğu o topraklarda kendilerini ancak soy bağının tesis ettiği güvenlik kalkanı ile güvenlikte hissedebiliyorlardı.3

O dönemde Mekke’de Kureyş ve Kinane kabileri vardı. Kur’an, soy bağına dayalı bu kabile anlayışının yerine tüm soyları içine alacak bir ümmet/millet anlayışını ortaya koydu.

Şimdi Kur’an’ın toplumları anlatırken kullandığı “ümmet” kavramını ve bu kavramın toplumlara hangi gözle baktığını inceleyelim:

Ümmet (ya da immet) sözcüğünün ilk anlamı “yol” demektir. Ancak bu “yol” karada, denizde, havada gidilen hakiki manada yol değil, amaçlanmış, hedef olarak belirlenmiş mecazi anlamda yoldur.

Ümmet sözcüğünün terim olarak anlamı ise, “kendi iradeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı zamanda aynı yerde bulunan; iyi ya da kötü aynı inanca sahip olan; aynı amacı gütme neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğu” demektir.4

Ümmet kelimesinin dilimize de yerleşmiş karşılığı millettir.

Aksine, onlar: "Şüphesiz biz babalarımızı bu ümmet üzerinde bulduk, biz de onların izleri üzerinde doğruya erdirilmiş kimseleriz" dediler.

Ve işte böyle Biz, senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri: "Şüphesiz biz babalarımızı bir ümmet [önderli toplum] üzerinde bulduk. Biz de kesinlikle onların izlerine uyanlarız" demişlerdi. (Zuhruf, 22-23)

Bu ayetlerden ümmet kelimesinin “yol” anlamında kullanıldığı çok açık şekilde anlaşılmaktadır. Uyarıcının Allah’ın yoluna çağırmasına karşı, “oranın şımarık varlıklı kimseleri: "Şüphesiz biz babalarımızı bir ümmet [önderli toplum] üzerinde bulduk. Biz de kesinlikle onların izlerine uyanlarız” diyerek, atalarının izinlerini benimseyip bu yolda gittiklerini “ümmet” kelimesi ile anlatmaktalar. Şimdi de ümmet-birey ilişkisini anlatan aşağıdaki ayetlere bakalım:

Onlar, gelip geçen bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinedir, sizin kazandıklarınız da kendinizedir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu olmazsınız. (Bakara 134)

Ve içinizden hayra çağıran, ma‘rûfu emreden [iyiliği emreden], münkerden men eden [kötülükten alıkoyan] bir ümmet bulunsun. Ve işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (Ali İmran, 104)

“Onlar, gelip geçen bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinedir, sizin kazandıklarınız da kendinizedir” ve “iyiliği emreden kötülükten alkoyan ümmet kurtuluşa ermiştir” cümleleri her ümmetin/milletin kendisine tayin ettiği yolun, bireyleri etkilediği, toplumun genel kabullerinin bireyleri yönlendirdiği, istisnalar hariç bozguncu bir ümmetin bireylerinin büyük oranda bozguncu oldukları, düzeltici bir ümmetin bireylerinin de büyük oranda düzeltici oldukları anlaşılmaktadır. Bu sebeple, her birey yaşadığı toplum içinde sorumlu bir bilinçle hareket etmeli, eksiklik, aksaklık ve bozukluğa yaşadığı toplumda müsaade etmemelidir.

Bir topluluğa ümmet denilebilmesi için o topluluğun Allah inancına sahip olması ya da Müslim olması gerekmez. Burada önemli olan husus, topluluğun ortak bir yol üzerinde olmasıdır. Bu yol bozgunculuk dahi olabilir. Ümmet, bozguncuların bozgunculuk, düzelticilerin de düzelticilik yolunda biraraya gelerek oluşturdukları toplumdur.

Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. Onlardan bir kısmı sâlihlerdi [düzgün kiselerdi], bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve Biz, onları dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle belâlandırdık. [imtihan ettik]. (Araf, 168)

Yeryüzünde birçok ümmet/millet vardır. Toplumları birbirlerinden ayıran şey soy, dil, örf ve adetler değil, toplumsal olarak üzerinde bulundukları yoldur. Bu yol da ya düzelticilik ya da bozgunculuk yoludur. Milletlerin kendilerine tayin ettiği düzelticilik ve bozgunculuk hedefleri Adem’den beri işleyen bir kural olarak kendini göstermektedir:

Ve bir zamanlar Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife kılacağım’ demişti de onlar, ‘Orada bozgunculuk yapan ve kan döken birini mi kılacaksın? Oysaki bizler, Seni hamd ile tesbih ediyoruz; seni kutsayıp yüceltiyoruz’ demişlerdi. O, ‘Şu bir gerçek ki Ben sizin bilmediklerinizi bilmekteyim’ dedi. (Bakara, 30)

Bu ayette meleklerin “Orada bozgunculuk yapan ve kan döken birini mi kılacaksın?” ifadesinden Adem'in yeryüzünde yaşayan ilk insan olmadığını, yeryüzünde bozgunculuk yapmakta olan insanların yaşadığını anlıyoruz. Yine ayette geçen “Ben yeryüzünde bir halife kılacağım” sözü de önemlidir. Adem’in halife olabilmesi yani halef olabilmesi için, yeryüzünde kendinden önce yaşayan insanların bulunması gerekir. Adem’den önce yaşayan insanlar olsun ki Adem onlara halef olabilsin, yani onların yerine geçebilsin. Halef, birinin ardından gelip onun makamına geçen kimsedir. Yani Adem kendinden öncekilerin yerine geçecek, onlara halef olacaktır. Şimdi Hicr 28-29 ayetlere bakalım:

Ve bir zamanlar Rabbin meleklere, ‘Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş [işlenebilen] bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Ben, ona biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde, siz hemen onun için secde edenler olarak yere kapanın’ demişti.

Burada “ruh” tabiri ile kastedilen “bilgi”dir5. “Üflemek” tabiri ise az bir şey vermek anlamındadır. Bugün Türkçede kullandığımız “koklatmak” tabiri, ayette geçen “üflemek” tabirini açıklamakta bize yardımcı olacaktır. İnsan gerekli kıvama gelince Allah Adem'e ruhundan üfledi; ona bilgiyi koklattı, az bir bilgi verdi. Ve Adem kendisine verilen bu bilgi sayesinde kendisinden önceki bozgunculara üstün gelerek onlara halef oldu; onların yerine geçti.

İnsanlar tek bir ümmet idi de Allah müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve ihtilaf ettikleri/ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hakk ile kitap indirdi… (Bakara, 213)

Bakara 213, Bakara 30 ile birlikte değerlendirildiğinde insanlığın ilk çağlarına ilişkin aydınlatıcı bilgilere ulaşılmaktadır. Nitekim “İnsanlar tek bir ümmet idi” denmek suretiyle, biraz önce açıklamasını yaptığımız Bakara 30’daki bozguncu ve kan dökücü insanlardan söz edilmektedir. Burada insanların bozgunculuk ve kan dökücülük yolunda birleşmiş bir tek ümmet oldukları anlatılmaktadır. Ancak Allah bu bozguncuların yerine geçecek bir halife kılmaya karar verdi; Adem’i bilgilendirdi. Bilgilenmiş insan Adem, bu bilgisi ile bozgunculara halef olarak onlara üstün geldi ve ilk düzeltici ümmet bu sayede ortaya çıktı.

Buraya kadar anlatıklarımız ışığında Türkiye için şunları söyleyebiliriz:

Belirli bir amacı ve yolu olan Türkler bir ümmettir/millettir. Türk milleti içinde yaşayan çeşitli soylara/ırklara mensup topluluklar vardır. Bu husus Türkiye’de yaşayan insanların bir ümmet/millet olmasına engel midir?

Ey insanlar! Biz sizi, bir erkek ile bir dişiden yarattık, birbirinizle tanışasınız diye sizi kabileler ve oymaklar kıldık. Şüphesiz ki, Allah katında en değerliniz, en takvâlı olanınızdır. Gerçekten Allah, en iyi bilendir, en çok haber alandır. (Hucurat, 13)

Ayette geçen “kabile” ve “oymak” kelimeleri soyları anlatmak için kullanılmaktadır. Yukarıda da anlattığımız gibi Kur’an ilk indiği dönemde Mekke’deki bu soy farklılıklarını ortadan kaldırarak tüm soyları ümmet/yol kavramı içine almıştır. Türkiye sınırları içerisinde yaşayan çeşitli soylar vardır. Bir ülke içinde örf ve adetleri, gelenek ve görenekleri, dil ve renkleri birbirinden farklı soyların bulunması çok doğaldır. Bir yurtta yaşayan insanları ümmet/millet yapan şey onların dilleri, renkleri, örf ve adetleri, soyları değil; onların hangi amaç etrafında birleştikleridir. Ayette söylenen şudur: “Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık, soy farklılıklarını ya da diğer farklılıkları husumet yapmayın tanışın kaynaşın”.

Firavun, yurdunda yaşayan halkını soy farklılığı sebebiyle birbirine düşürmüştü:

Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve ehlini [insanları] grup grup kıldı; onlardan bir taifeyi güçsüzleştirmek istiyor; bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi. (Kasas, 4)

Bu ayette Firavun’un ülkesinde izlediği politika eleştirilmektedir. Firavun o dönem uyguladığı siyaset gereği Kıptiler (Mısır’ın yerli halkı) ile İsrailoğulları arasına soy farklılığı sebebiyle ayrılık sokmuştu. Onları gruplara ayırmış daha sonra da Kıptiler’den yana ağırlık koyarak İsrailoğulları’na zulüm etmişti. Bugün Türkiye ve bir çok dünya ülkesinde oynanan oyunlar da bundan farklı değildir.

Buraya kadar anlattıklarımızdan Millet ve Milliyetçilik tanımlarını şöyle yapabiliriz:

Millet, düzelticilik amacı etrafında bir yurtta toplanmış yurt kardeşlerinin, yurt sevgisi ile oluşturduğu topluluk; Milliyetçilik ise, bu topluluğa sahip çıkmak, devamlılığını sağlamak, ayakta tutmak ülküsüdür.

---------------------------------

1.Uluslar arası şirket tekelleri, bu tekellerin sahiplerinin oluşturduğu siyasi, idari, düşünsel örgütler (CFR, Bilderberg, Trilateral); bu örgütlerin denetimi ve yönetimi altındaki ABD, AB ülkeleri, İsrail ve Japonya hükümetleri; bu devletlere bağlı çalışan NATO, BM, İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslar Arası Ödemeler Bankası ile tüm bu yapılanmayla yardımlaşarak ve destekleşerek ülkelerinde başa geçen ülkelerinin topraklarını, halkının emeğini sömürten işbirlikçi yönetimler.

2.“Millet” kelimesinin Kur’an’da kullanılış şekli ileride Laiklik başlığı altında anlatılacaktır.

3.Celaleddin Vatandaş, Hz.Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti, Pınar Yay. 2010, Sayfa 147-148

4.Hakkı Yılmaz, Tebyinü’l Kur’an, İşaret Y., 2008, Cilt 2, sf.577-578

5.Ve sana ruhtan soruyorlar. De ki: “Ruh Rabbimin emrindendir/ işindendir. Size ise az bilgiden başka, bir şey verilmemiştir. (İsra, 85)

 

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz

Son Güncelleme: Salı, 25 Ekim 2011 22:20
 

Image Gallery

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün18
mod_vvisit_counterDün57
mod_vvisit_counterBu hafta193
mod_vvisit_counterGeçen hafta476
mod_vvisit_counterBu ay1331
mod_vvisit_counterGeçen ay3707
mod_vvisit_counterToplam19553

We have: 1 guests online
Bugün: Şub 23, 2012