You are here: Anasayfa İnkılapçılık
İnkılapçılık PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 05 Şubat 2011 20:09

İnsan arzu ve isteklerinin kurduğu düzenlere karşı, halk için yapılan tüm iyileştirme ve düzeltmeler inkılaptır.

Elçilerin mücadelesi mevcut egemenlere bir başkaldırı şeklinde gelişmiştir:

Sizden öncekilerin; Nuh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonra gelenlerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allah'tan başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık kanıtlarla geldi de onlar, ellerini, onların [elçilerin] ağızlarına götürdüler. Ve: “Biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr ettik ve şüphesiz biz, bizi çağırdığınız şeyden de şekk [yetersiz bilgi] ve endişe içindeyiz” dediler.

Ve inkâr eden kimseler, elçilerine: “Ya sizi mutlaka yurdumuzdan çıkaracağız, ya da mutlaka bizim milletimize döneceksiniz!” dediler. Rableri de onlara: “Biz zalimleri mutlaka helak edeceğiz ve onlardan sonra sizi mutlaka o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir” diye vahyetti. (İbrahim, 9-14)

Yukarıda verilen ayetler, Kur’an’da ayrıntısıyla kıssaları anlatılan toplumsal mücadelelerin topluca ve kısaca bir özeti mahiyetindedir. Peygamberler ahlaki, sosyal, ekonomik ve kültürel çöküntü içindeki toplumlara gelmişlerdir. Dolayısile peygamberlerin mücadeleleri mevcut toplumsal düzenler ve onların temsilcileri ile olmuştur. Geldiklerinde toplumlarından aldıkları cevap kısaca “Ya sizi mutlaka yurdumuzdan çıkaracağız, ya da mutlaka bizim milletimize döneceksiniz!” olmuştur. Yani “ya bizim yaşam şeklimize/dinimize uyacaksınız ya da bizim düzenimizi işleyen çarkımızı bozmanıza izin vermeyeceğiz; sizi yurdumuzdan çıkartıp atacağız” denmiştir. Peygamberler ekonomik açıdan, mevki ve iktidar açısından güçsüz olmakla, aşağı tabaka ile ilişki kurmakla suçlanmışlar, peygambere ve yanındakilere “ayak takımı” (Hud, 27) denmiştir. Bozguncu bir millette düzeltici ilkeleri savunmak tek başına ve özü itibariyle bir başkaldırıdır.

Ve işte böyle Biz, senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri: “Şüphesiz biz babalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Biz de kesinlikle onların izlerine uyanlarız” demişlerdi.

O [Gönderilen uyarıcı]; “Eğer size babalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirmişsem de mi?” dedi. Onlar: “Şüphesiz biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz” dediler. (Zuhruf, 23-24)

Bu ayetler de, peygamberler ve gönderildikleri toplumlar ile ilgili bir özettir. Elçiler, milletin egemenliğinde bir düzen kurmak için mevcut egemenlere ve onların yaşam şekillerine başkaldırıp, boş ve geçersiz olan bu düzenleri ortadan kaldırmak için gelmişken, elçilere mutlaka, “Şüphesiz biz babalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Biz de kesinlikle onların izlerine uyanlarız” denmiştir. Bu cümle, şımarık varlıklı kimselerin/mevcut egemenlerin atalarının yollarından giderek menfaatleri için kurdukları bu düzenin devamı hususunda ayak dirediklerini göstermektedir.

Tarih boyunca bozguncu bir çok toplum kurulmuştur. Bu toplumlara yaşam şekillerinin yanlış olduğu düzenlerini değiştirip düzeltmeleri elçiler tarafından bildirilmiştir. Kur’an’da bütün peygamberler “salihler/düzeltici kimseler” olarak anılmıştır.

Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas'a da (doğru yolu gösterdik). Hepsi sâlihlerdendir. (Enam, 85)

Ve Biz onu [Lût'u] rahmetimizin içine girdirdik. Şüphesiz o, sâlihlerdendir. (Enbiya, 75)

Ve Biz ona [İbrâhîm'e] dünyada iyilik–güzellik verdik. Ve şüphesiz o, ahirette de kesinlikle sâlihlerdendir. (Nahl, 122)

Ve Biz ona sâlihlerden bir peygamber olarak İshâk'ı müjdeledik. (Saffat, 112)

[amilu’s-salihatı:salihatı işleyenler] ifade kalıbı Kur’an’da toplam 62 ayette yer almıştır… [ıslah] sözcüğünden türemiş olan salihat düzeltmek demektir. Salihatı işlemek ise “bozuk olan şeyi düzeltmek, düzelticilik yapmak, düzeltmeye yönelik işler yapmak” anlamlarına gelir.1

Ve düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O'na, ürpererek ve rahmetini umarak dua edin. Muhakkak ki Allah'ın rahmeti, muhsinlere [iyileştirenlere–güzelleştirenlere] çok yakındır. (Araf, 56)

Ve senin Rabbin, halkları ıslahatçı [düzeltici] iken, o memleketleri haksız yere/zulüm sebebiyle helâk edecek değildir. (Hud, 117)

Mal ve oğullar, basit hayatın süsüdür. Bakî [kalıcı] düzeltmeye yönelik işler ise, Rabbinin katında, sevapça daha hayırlıdır, ümit bağlama yönünden de daha hayırlıdır. (Kehf, 46)

…Ve yeryüzünde bozgunculuk yapıp ıslah etmeyen o aşırı gidenlerin emrine uymayın. (Şuara, 152)

Tağut düzenine son vermek, düzeltici ilkelerin hakim olduğu bir sistem kurmak, kurulan sistemi saldırılara karşı korumak ya da daha ileriye taşımak hep “düzeltici olmak” kavramı içerisinde yer alır. Düzelticilik hiç bitmeyen bir eylemdir. Halk için halk yararına yapılan düzeltmeye yönelik tüm işler inkılaptır.

Bozguncu bir millette Müslimliği savunanlar nasıl davranacaktır?

Bunun üzerine o [Yusuf], kardeşinin kabından önce onların kaplarını aramaya başladı. Sonra onu [su kabını] kardeşinin kabının içinden çıkardı. İşte Yusuf’a Biz böyle bir oyun öğrettik. Melikin dininde [ülkenin yasalarında], kardeşini alıkoymasına imkân yoktu. —Ancak Allah dilerse o başka. Biz dilediğimiz kişileri derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir daha iyi bilen vardır.- (Yusuf, 76)

Bu ayetlerin geçtiği dönemde Yusuf, Mısır hazineleri üzerinde hükümdardır. Yüksek ve etkili bir mevkidedir. Ancak kardeşini yanına almak için “bu benim kardeşimdir onu yanıma alıyorum” diyerek mevcut düzenin kanunlarını çiğnememiştir. Onun yerine bir oyun ile kardeşini yanına almıştır. Kur'an'da yer alan birçok düzenleme kanunlarımızda yoktur. Bugün kanunlarımızda kısas yoktur, Kur’an ise “kısasta hayat vardır” der. Bu durumda “Kur’an’da böyledir” deyip ülke kanunlarını çiğneyerek hakkı uygulayamayız. Böyle bir bireysel yaklaşım, bozguncu dahi olsa mevcut düzen içinde başka bir bozgunculuk yaratır. Kur’an’ın ana amacı düzeltici toplumsal düzeni inşa etmektir ve Kur’an’da yer alan ve toplumsal düzene ilişkin emirlerin hepsinin uygulayıcısı kamu otoritesidir yani devlettir. Bu durumda bir müslimin yapması gereken mevcut toplumsal düzeni değiştirip düzeltmek için cihad etmektir.

Cihâd sözcüğünün anlamları arasında "adam öldürme, düşman yok etme, ortadan kaldırma" yoktur. Ölme ve öldürme, [savaş] Kur’ân'da gıtal ifadesiyle yer almıştır.2

Ve Andolsun Biz, öğüt almaları için, aralarında evirip çevirdik; [çeşit çeşit şekillerde anlattık] ama insanların çoğu sadece nankörlükte dayattılar. Şayet dileseydik Biz elbette her kente bir uyarıcı gönderirdik. Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onunla [Furgân ile] onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihat yap! (Furkan, 52)

“Kafirlere/gerçeğin üzerini örtenlere itaat etme ve Furkan ile onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihat yap!”. Kur’an’ın bir diğer adı da Furkan’dır. Yukarıdaki ayette Kur’an ile yani bilgi ile yapılan cihat, büyük cihat olarak tanımlanmaktadır. Bilgiden kastımız Kur’an bilgisi ile sosyal bilgilerdir. Halkların en büyük düşmanı bilgisizlik yani cehalettir. Halk ancak bilgi ile donanırsa egemenliğine sahip çıkabilir. Zalimin para ile satın aldığı hakimiyeti halk bilgi ile ele geçirir.

Cumhuriyetin tehlikeye girdiği dönemlerde halk çözüm arayışlarına girmekte, aydınlar da bir takım önerilerde bulunmaktadır. Aydınlarca halktan örgütlenmesi, bir blokta toplanması, haklarının peşine düşmesi istenmektedir. Halkı cihad ile aydınlatmadan yapılacak çözüm çağrıları yanıtsız kalacaktır. Özellikle Cumhuriyetin tehlikeye girdiği dönemlerde, halkı aydınlatmak için seferberlik başlatmak zaruridir. Böyle bir seferberlikten sonra bilinçlenen halk, yurdu ve kendisi için gereken girişimlerde ve özveride bulunabilecek, bu yolu canıyla ve malıyla destekleyecektir. Aydınların öncelikli görevi, tağutun egemenliğine son vermek iiçin cihat ile halkı bilgilendirip bilinçlendirmektir.

Bilgi ile tağut yolundan dönmez. Ancak bilgi ile halk bilinçlenir ve kendisine hükmetmeye, kendisini bir sürü gibi gütmeye yeltenenlere boyun eğmez.

Ey iman etmiş kimseler! “Râ‘inâ [sen bizim çobanımızsın/ sen bizi güt biz seni güdelim]” demeyin, “Unzurnâ [bizi gözet]” deyin ve kulak verin. Çok acıklı azap da yalnız kâfirler içindir. (Bakara, 104)

Bakara 104’te belirtilen halkın, “sen bizim çobanımızsın /sen bizi güt biz seni güdelim” anlayışı, bilgisizlik ve bilinçsizlik sebebiyledir. Tağut kendi tuttuğu yolun gereği, halk için cehaleti bilinçli olarak arzular. Gerçeklerin üzerini örter, halkın aydınlanma ve bilinçlenmesine engel olmak için elinden geleni yapar. Ancak bilgisiz ve cahil bir halka hükmedebileceğini bilir. Bilgi ise tağutun oyununu bozar, üstü örtülen gerçekler bilgi ile bir bir ortaya çıkar. Tağutun kurduğu düzen ancak bilgi ile ortadan kalkar.

Aydınların bilgiyi yaygınlaştırmak için başlattığı cihada, bilinçlenen halk canıyla ve malıyla destek verecektir. Gerçeği ve doğruyu savunanların canları her zaman tehlikededir. Aşağıdaki ayetler canla ve malla yapılan cihadı anlatmaktadır:

Müminler ancak, Allah'a ve O'nun Elçisine iman edenler, sonra da şüpheye düşmeyen ve malları ve canları ile Allah yolunda Cihâd eden kimselerdir. İşte bunlar sadıkların ta kendisidir. (Hucurat, 15)

De ki; eğer ki babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesata uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan, O'nun Elçisinden ve O'nun yolunda Cihâd’tan daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyiniz. Ve Allah fasıklar kavmine doğru yolu göstermez. (Tövbe, 24)

Cihat, insanın kendi rahatından ve huzurundan ödün vermesini gerektirir. Bu da ancak adanmışlık duygusu ile mümkündür. Bu görev, bilgisini, malını, mevki ve gücünü bu yola koyan Cumhuriyet erlerinindir. Cihad her zaman yapılır ancak Cumhuriyetin tehlikeye girdiği dönemlerde cihadın önemi daha da artar.

Bozguncu yönetimlere kulluk yapan halkların, yönetimlerin yaptığı her türlü zulüme karşı boyun eğmesinin bir sebebi de aşağıdaki ayetin yanlış yorumlanmasıdır.

Ey iman etmiş kimseler! Allah'a itaat edin, Elçi'ye ve sizden olan emir sahibine [yöneticiye] itaat edin. Sonra eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi'ye havale edin. Bu, daha iyidir ve ilkleştirme [çözüm] bakımından daha güzeldir. (Nisa, 59)

Ayetin birinci cümlesini dikkate alırsak; “Ey iman etmiş kimseler! …sizden olan emir sahibine [yöneticiye] itaat edin” diyor. “Bizden olmak”, “ben müslümanım” demekle değildir. Bizden olmak, halktan olmakla mümkündür. Halktan olmak ise, halk gibi yaşamak ve halkın yaşadıklarını yaşamak ile mümkündür. Bu cümlede yazan madalyonun bir yüzüdür. Diğer yüzü ise şudur; “Ey iman etmiş kimseler! …sizden olmayan emir sahibine itaat etmeyin”. Yani, “halk gibi yaşamayan, halkın yaşadıklarını yaşamayan yöneticiye itaat etmeyin”. İş başına geçenlerin kendi menfaatlerinin ya da kişisel ideallerinin peşlerine düştüğünü gördüğünde harekete geçerek yönetimi al aşağı etmek halkın görevidir. Halk için çalışmayan yöneticiye boyun eğmek, tağuta kulluk anlamına gelir.

Bir toplumun siyasi, sosyal, kültürel yapısına hükmetmek ekonomik düzeni ele geçirmekle mümkündür.Bu sebeptendir ki emperyalist, kapitalistler boyunduruk altına almak istedikleri ülkeleri öncelikle ekonomik açıdan çökertmekle işe başlarlar. Bu nedenle kapitalist bir toplumda tağut düzenine ilk karşı çıkış ekonomik düzlemde olacaktır.

Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur. (Necm, 39)

İnsanın bütün kazancı çalışıp didiğininden elde ettiğidir. Çalışmazsa ya da çalışamazsa ne olur? Bu durumda toplumsal yasalar işler, kişi ekonomik açıdan ast olur ve aç kalır. Biz biliyoruz ki Allah bütün insanların rızkını üstüne almıştır.

Allah üzerine aldığı insanların rızıklandırılması vaadini “gökten indirdiği bir tek su ile yeryüzünü sulayayarak” gerçekleştirmektedir. Peki bu yeterli midir? Su iniyor, ürün çıkıyor, hayvanlar ve insanlar yiyiyor ama çalışamadıktan sonra suyun inmesinin bir önemi var mı? İşte bu sorunda yukarıda Halkçılık ilkesi içinde anlattığımız “Yeryüzünün halkın sofrası yapılması, toprağın, suyun, ormanların ve hayvanların halkın olması ile çözümlenmiştir”. Bu sıfır işsizlik demektir. Şimdi yukarıdaki ayeti tekrar okuyalım:

Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur. (Necm, 39)

Bu ayette çalışan ekmeğini çıkartır aç kalmaz denmektedir. İşte Kur’an’ın işaret ettiği, yeryüzünün halkın sofrası olduğu düzen bu düzeltici düzendir. Savaşım, mücadele ve çabalama bu düzeltici düzeni/dini kurmak içindir. İşsiz kalmak istemeyen, aç kalmak istemeyen bu düzen/din için mücadele edecektir. Bu Kur’an’ın düzenidir/dinidir. Tağut, işte bu düzeni/dini istemeyen ve reddedendir. Tağuta kulluk da, bu düzen/din karşıtlarına boyun eğmektir, teslim olmaktır. Egemenliğine sahip çıkarak ekonomik yapıyı ele geçiren halk siyasi otoriteye hakim olacak, tağutun bozgunculuğuna son vererek sosyal ve kültürel yapısına bu sayede sahip çıkacaktır.

Müslimlik esaslarında kurulan bir devlette günün olağan faaliyeti salattır.

Bugüne kadar yapılan Kur’an çevirilerinde “salv” kökünden türeyen “salat” kelimesi “namaz” ve ''dua'' anlamlarında çevrilmiştir. Kur’an çevirmenlerinin kullandığı Arap dilinin güvenilir kaynağı olarak bilinen Kur’an Terimleri Sözlüğü’nde Ragıp El İsfahani, “Lugat ehlinin çoğu, salat; dua, tebrik ve temcittir demiştir”3 diyerek, açıklamasında ne din bilgini ismi vermiş ne de bir kaynak eser belirtmiştir. Ragıp El İsfahani salat kelimesini neredeyse bir geçiştirmeyle açıklamıştır.

[salv]: isim olarak “uyluk, sırt” demek olan sözcük şöyle açıklanır:

[salv]: “insanın ve dört ayaklı hayvanların sırtı, kalça ile diz arası” anlamına gelir.

Bu anlam doğrultusunda fiil olarak kullanıldığında sözcük; “uyluklamak, sırtlamak” anlamına gelir ki, uyluğun [bacağın, diz ile kalça arasındaki bölümünün] yatay duruma getirilerek bir yükün altına uzatılması şeklinde bir hareket olan “uyluklamak” da, bir yükü sırta almak demek olan “sırtlamak” da, yük altına girmeyi, yüke destek vermeyi ifade eder.4

“salv” sözcüğünün mastarı “salat”tır. “Salat” kelimesi Kur’an’da tek başına kullanıldığında “desteklemek” anlamındadır. Bu her türlü destektir. İnsan dışında yaratılmış tüm varlığın doğaya ve insana verdikleri destek (Nur, 41). Allah’ın ve meleklerin peygamberi desteklemesi (Ahzab, 56). Allah’ın ve meleklerin insanları desteklemesi (Ahzab, 43). Elçi hayattayken insanların ona destek olması, güvenliğini sağlaması (Ahzab, 56).

Kur’an bütün olarak incelendiğinde görülecektir ki, insanın sırtlaması gereken yük, kendisinden başkalarının sorunlarıdır. Kur’an bu sorunlara dik yokuş, sarp yokuş da demektedir (Beled, 11). İnsanın kendi nefsinin emrettiklerinden kurtularak başkalarının sorunları ile alakadar olması güç bir iştir. Bu anlamda salatın iki yönü vardır. 1.Sosyal destek yönü. 2.Zihni destek yönü.

Salat kelimesinin insanlar ve toplumsal yapı açısından esas önem arzeden tarafı “salatın ikamesi” kelimesinde kendisini göstermektedir. İkame, ayakta tutmak, ayağa dikmek demektir. Bu anlamda “salatın ikamesi” de “destek oluşturmak” demektir. Destek oluşturmak ne demektir, nasıl yapılır? Destek oluşturmak için el birliği ile çalışmak gerekir. Zihni ve sosyal destek anlamları çerçevesinde salatı ikamenin/destek oluşturmanın açılımı şöyledir:

1.“Toplumsal sorunların çözümü için destek oluşturmak”. Toplumsal sorun, eğer mali boyutları olan bir sorun ise mali destekle, eğer bir savaş zamanında askere gitmek gerekiyorsa askere giderek (Nisa, 77), salat ikame edilir. Yolu veya okulu olmayan bir köye yol ve okul yapmak, okulsuz bir köy okulunda öğretmenlik yapmak yine “salatın ikamesi”dir. Bir doğal afette, mesela depremde mali destekte bulunmak, eşya ile destek vermek ya da sokakta kalmış insanları eve almak “salatın ikamesi”dir. Kan vermek, salgın bir hastalıkta hastalığın önlenmesi için gerekli girişimlerde bulunmak, kimsesiz çocukları, yetimleri, öksüzleri okutmak, işini aşını temin etmek, onlara ana baba şefkati sunmak hep “salatın ikamesi”dir. Sosyal desteğin en önemli ayağını mali destek oluşturur.

2.Bilgilenme ve bilinçlenme için destek oluşturmak”. Bilgilenme ve bilinçlenme öncelikle Kur’an ile yapılır. Ancak Kur’an dışında da gelişen olaylar ve yeni bilgiler de toplantılarda ele alınabilir.

Cehaleti ortadan kaldırmak ve topluma dair sorunları çözmek için el birliği ile çalışmak salatın ikamesidir/destek oluşturmaktır. Bu sebeple salatın ikamesi için günde üç kez toplanılır, bir araya gelinir (Hud, 114). Toplantılar karşılıklı görüşme ve danışma yoluyla icra edilir (Şura, 36-39). Toplantılarda bilgilenme ve bilinçlenmeye mi ağırlık verileceği yoksa toplumsal sorunların mı sırtlanacağı günün koşullarına göre belirlenir. Bugün camilerde 5 vakit olarak icra edilen namazın yerine yapılması gereken faaliyet “salatın ikamesi”dir.

Müslim devlet “salatı ikame”yi kurumlaştırmak zorundadır. İş alanlarının açılması, sosyal güvenlik kuruluşlarının teşkili ile emeklilerin ve kendine bakamayacak derecede yaşlıların sosyal güvencelerinin temini, yoksul ve yetimlerden bekar ve dul olanlarının evlendirilip evlerinin kurulması, eğitim, öğretim yolu ile halkı aydınlatmak, bilinçlendirmek ve olgunlaştırmak, Milli bir eğitim oluşturmak “salatın ikamesi” açısından devletin görevleridir. Kur’an’da Allah’ın mescidleri olarak anılan yapılanma da bugünkü bilim kuruluşları olan fakültelerimizdir. Buralar da bilgilenme ve bilinçlenme için açılmış kuruluşlardır.

Salatı ikamenin sosyal destek yönü ve zekat/vergi Müslim devlette vatandaşların asgari müştereğidir. Vergi nasıl bugün imani bir konu değilse sosyal desteğin oluşturulması da imani bir konu değildir. Bireyler ister inansın ister inanmasın sosyal desteği oluşturmalıdır. Desteği oluşturmayanlar Müslim devlette bozguncu olarak anılır. Sosyal desteğin oluşturulması, toplumsal düzenin ayakta durmasını sağlayan sosyolojik ve ekonomik bir yasadır. Evinde ailesiyle sevdikleriyle huzur ve mutluluk içinde yaşamak isteyen herkes yaşadığı toplumu ayakta tutmakla görevlidir. Desteği kaybeden toplumlar yıkılmaya ve çökmeye mahkumdur. Eğer toplumsal yapı çökerse altında kalanlar yine o yurtta yaşayanlar olur. toplumu oluşturan bireyler bu toplumsal bilinçle hareket etmelidir.

“Yoksulun hakkı” açısından Müslimlik ile bozguncu düzen arasındaki fark nedir?

Ve onlar [destekçiler], kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar [istemekten utanan yoksullar] için belli bir hak olan kimselerdir. (Mearic, 24-25)

Şüphesiz Takvâ sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri almış olarak cennetlerde [bahçelerde] ve pınarlardadırlar. Şüphesiz onlar, bundan önce Muhsinler [iyilik güzellik üretenler] idiler. Onlar geceleyin pek az uyurlardı. Onlar, seherlerde bağışlanma dilerlerdi ve onların mallarında isteyen ve mahrum [isteyemeyen] için bir hak vardı. (Zariyat, 15-19)

Bu ayetlerde takva sahipleri ve destekçiler tanımlanmaktadır. Bu tanıma göre; “takva sahipleri ve destekçiler, mallarında yoksulun hakkı olan kimselerdir”. Bu kimseler, mallarında yoksulun hakkı olduğunu kabul ettikleri için takva sahibi ve destekçi olarak tanımlanmıştır. Yoksulun bu hakkını kabul etmeyenler takva sahibi ve destekçi değillerdir. Ve bu sebeple onlar, “mallarında yoksulun hakkını kabul etmeyen kimselerdir”. Bu ayetler, “takva sahibi ve destekçi olmayanların malları üzerinde yoksulun hakkı yoktur”, anlamı taşımaz. Ayetlerdeki betimleme “takva sahipleri ve destekçilerin” bu sıfatları ile ismen bildirilmesi açısındandır. Bu anlamda kabul etmeseler bile, takva sahipleri ve destekçiler dışındakilerin mallarında da yoksulun hakkı vardır. Ancak bu hakkı vermek gönüllük esasına tabidir. İstif yapmak amacıyla kurulmuş kapitalist bir sistemde istifçiler bu hakkı hiçbir zaman hak sahibine vermezler. Oysa ki Müslimlikte topluma hakim düzeltici ilkeler yoksulun hakkını eline almasını sağlayacaktır.

İnkılapçılık ilkesini devletin hayatı süresine yaymak ve her daim dinamik ve uyanık bir halk yaratmak hiç de kolay değildir. Devlet ve millet hep birden desteği oluşturup toplumsal sorunları sırtlayacak, bozuk olanı düzeltecek, bilgilenecek ve bilinçlenecektir.

Yukarıdan beri anlattığımız Milliyetçilik, Halkçılık, Cumhuriyetçilik, Devletçilik, Laiklik ilkelerine dayalı bir sistem oluşturmak inkılaptır. Yapılan inkılabın iki büyük düşmanı vardır. Bunlardan biri inkılap tamamlandıktan sonra oluşan yeni sistemin bir statükoya (sürer duruma) yol açmasıdır. Statüko sonucu yeni sistemin yeni zenginleri ve kodamanları ortaya çıkar ve bunlar kurulan sistemi olduğu gibi devam ettirerek bu sistemden nemalanmak isterler. İnkılabın ikinci düşmanı da inkılap öncesi sistem yandaşlarının bir karşı devrim süreci başlatmasıdır. İşte gerek bir statüko oluşmaması gerekse bir karşı devrim süreci başlamaması için inkılapçılık ilkesi gereği cihad ve salat her an işlerliğini korumalıdır. İnkılapçılık, bu iki duruma karşı da her an uyanık ve mücadele halinde olmayı gerektirir. Aksi halde edinilen kazanımlar bir müddet sonra elden gitmeye başlar.

--------------------------

1.Hakkı Yılmaz, a.g.e, cilt 1, sf 261

2.Hakkı Yılmaz, a.g.e cilt 3, sf. 398

3.Hakkı Yılmaz, a.g.e cilt 8, sf 381

4.Hakkı Yılmaz, a.g.e cilt 8, sf 380

 

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz

Son Güncelleme: Cuma, 25 Kasım 2011 16:16
 

Image Gallery

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün18
mod_vvisit_counterDün57
mod_vvisit_counterBu hafta193
mod_vvisit_counterGeçen hafta476
mod_vvisit_counterBu ay1331
mod_vvisit_counterGeçen ay3707
mod_vvisit_counterToplam19553

We have: 1 guests, 1 bots online
Bugün: Şub 23, 2012