You are here: Anasayfa YERYÜZÜ HALKIN SOFRASIDIR
Yeryüzü Halkın Sofrasıdır PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 10 Aralık 2011 21:44

Bu makale kitabın "Halkçılık İlkesi" içinden alınmıştır.

Toprak ve su ayettir. Ürünün çıkması; suyun inmesi ile suyun ve toprağın varlık özelliklerine bağlıdır. Bu anlamda aşağıdaki ayetler toprağın şahsi mülkiyet konusu olamayacağını halka ait olduğunu anlatmaktadır:

…Ve O, yeryüzünde bir tek su ile sulanan birbirine komşu kıtalar, üzümlerden bahçeler, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar kılandır. Ve Biz, nasipliklerinde [meyvelerinde; kokularında, tatlarında] onların bazısını bazısı üzerine fazlalıklı kılıyoruz. Şüphesiz aklını kullanan bir toplum için bunda birtakım deliller vardır. (Rad, 4)

Ve Biz rüzgârları aşılayıcılar olarak gönderdik de gökten bir su indirip sizi onunla suladık. Onu [suyu] hazinelerde tutanlarda [biriktirenler] siz değilsiniz. (Hicr, 22)

O, sizin için gökten bir su indirdi. İçecekleriniz ondandır. Hayvanları otlattığınız ağaçlar–bitkiler de ondandır. O [Allah], onunla [su ile] sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve tüm meyvelerden bitiriyor. Şüphesiz bunda tefekkür eden bir toplum için kesinlikle birer Âyet vardır. (Nahl, 10-11)

Ve O [Allah], asmalı ve asmasız bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde kılandır. Meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de onun hakkını verin ve israf etmeyin. Şüphesiz O, [Allah] israf edenleri sevmez. (Enam, 141)

O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir." dedi. -İşte Biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice Âyetler vardır!... (Ta-Ha, 53-55)

Ya da, Bizim kır yere suyu salıverip de onunla hayvanların ve kendilerinin yediği bir ekin çıkarmamızı da mı görmediler? Hâlâ görmezler mi? (Secde, 27)

…Ve sizin rızkınız/sizin rızık vereniniz, sizin vaat olunduğunuz şeyler göktedir. Hala görmüyor musunuz? (Zariyat, 20-22)

Ey insanlar! Size gökten ve yerden rızk veren Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Allah'tan başka bir yaratıcı mı var? O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O hâlde nasıl döndürülüyorsunuz! (Fatır, 3)

Toprak ve su şahsi mülkiyete konu olamaz:

Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur. (Necm, 39)

İnsanın kazancı ancak emeğinin karşılığıdır. Toprak bir ayet olması itibariyle şahsi mülkiyete konu olamaz. Ancak toprağın işlenmesi için ortaya konulan emeğin karşılığı, ücret olarak üründen alınır. Bu da toprağı iştirak halinde birlikte işleyenlerin, elde edilen üründen emekleri karşılığını alması sonucunu doğurur. Toprak üzerinde işleyenler iştirak halinde maliktir; yani birlikte maliktirler. İşleyenlerin her birinin hakkı toprağın tamamı için geçerlidir. Maliklerin 1/2, 1/4 gibi payları yoktur. Benim payım, benim toprağım değil, bizim toprağımız vardır. Toprak üzerinde yapılacak her türlü işlem iştirak halinde maliklerin hepsinin ortak kararıyla alınır. Ürünün yetişmesi için yapılan harcamalar ürünün maliyetidir; harcanan emeğin karşılığı ise yetiştiricinin ücretidir.

…Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır… (Nisa, 32)

Çalışan kadın ve erkek arasında  bir fark yoktur. Her ikisi de çalıştıklarının karşılığını alırlar. Diğer bir husus da ayette “kazandıklarından bir pay” demektedir. Bu da kazandığının hepsinin kendisinin olmadığını gösteren bir husustur. Bu ayetin daha açık şekli Bakara Suresi’ndedir:

…Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan fazlasını infak edin.”… (Bakara, 219)

Buraya kadar anlattıklarımız hayvanlar için de geçerlidir. Nitekim hayvanlar da ancak su ve toprakta yetişen bitkiler sayesinde beslenip ürün vermektedir. Hayvanları besleyenler onlar üzerinde iştirak halinde malik olup, yetiştirmeye ilişkin emeklerinin karşılığını ücret olarak hayvandan temin ederler. Ormanlar da hiçbir emek harcanmaksızın toprak ve su sayesinde doğal olarak yetişmektedir. Bu anlamda toprak, su, orman ve hayvanlar halkındır. Toprak, su, orman ve hayvanların halka ait olması yeryüzünü büyük bir sofra yapmaktadır. Nimetlerle dolu bu sofra halk için kurulmuştur.

İnsan emeği ile ortaya çıkan ürünler; binalar, fabrikalar, arabalar, uçaklar, gemiler. Bunları imal etmek için kişi emeğini ve parasını koymaktadır. Bunlar ayet değildir insan elinin ürettikleridir; bu sebeple şahsi mülkiyete konu olurlar.[1] Ancak insan elinin ürünü olmayan ve yaratılmış olan herşey ayettir; istisnasız olarak halka aittir; şahsi mülkiyete konu olamaz.

Toprak, su, orman ve hayvanların halka ait olması, sıfır işsizlik demektir; halkın hak ve özgürlüklerini eline alması, hak ve özgürlüklerini kullanabilmesi demektir. Toprak ona emek vererek üzerinde çalışan, alın teri döken halka aittir; onun sofrasıdır.

Şimdi Nahl Suresi’nden bu sofranın açık anlatımını okuyalım:

O, sizin için gökten bir su indirdi. İçecekleriniz ondandır. Hayvanları otlattığınız ağaçlar–bitkiler de ondandır. O [Allah], onunla [su ile] sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve tüm meyvelerden bitiriyor. Şüphesiz bunda tefekkür eden bir toplum için kesinlikle birer Âyet vardır.

Ve O [Allah], geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için Âyetler vardır.

Yeryüzünde sizin için renklerini değişik olarak yarattığı şeyleri de [sizin hizmetinize sunmuştur]. Şüphesiz bunda öğüt alan bir toplum için kesinlikle bir Âyet vardır.

Ve O, denizden taze et yiyesiniz ve ondan takındığınız süs eşyasını çıkarasınız diye lütfundan rızık aramanız için ve şükretmeniz için denizi sizin emrinize verendir. –Gemilerin denizde suyu yararak gittiklerini görüyorsun.–

Ve O [Allah] sarsıntıya uğratır diye yeryüzünün içinde sabit–sağlam dağlar, ırmaklar ve siz doğru yolu bulasınız diye yollar Ve daha nice alametler bıraktı. Ve Onlar yıldızlarla/Kur'ân Âyetleri öbekleriyle yollarını bulurlar. (Nahl, 10-16)

Bu ayetlerde yazılanları özetlemek gerekirse; bir tek su ile insanlar içeceğini edindi; ekinler ve hayvanlar beslendi; gece dinlenmek gündüz çalışmak için yaratıldı; yeryüzündeki herşey insanın emrine verildi; deniz ve denizdeki canlılar da bu sofraya dahil edildi; sofra sarsılmasın diye sabit-sağlam dağlar inşa edildi. Bu sofranın kurulması için binbir çeşit yaratış sergilendi. Ve bu sofra insan için kuruldu.

Maide Suresi’nde, Havariler İsa’dan Allah’ın kendilerine bir sofra indirmesini isterler:

Hani havariler, “Ey Meryem oğlu Îsâ! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” demişlerdi. O [Îsâ], “Eğer iman edenler iseniz Allah'a takvâlı davranın” demişti.

Onlar [havâriler], “Biz, istiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz iyice yatışsın, senin bize doğru söylediğini bilelim ve bizde buna tanıklardan olalım” dediler.

Meryem oğlu Îsâ, “Allahım, Rabbimiz, bizim üzerimize, bizim için, öncekilerimiz ve sonrakilerimiz için bir bayram ve Sen’den bir âyet olarak gökten bir sofra indir. Ve bizi rızıklandır. Ve Sen rızıklandıranların en hayırlısısın!” dedi. (Maide, 112-114)

Buraya kadarki ayetlerde Havariler bugün bizim de her gün yemek yediğimiz gibi bir sofra istemektedir; kastettikleri sofra budur. Pasajın devamına bakalım:

Allah dedi ki: “Şüphesiz Ben, onun size indiricisiyim. Artık bundan sonra sizden kim inkâr ederse, ben onu âlemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir azapla azaplandıracağım.” (Maide, 115)

Bugüne kadar gökten Havarilerin de anladığı şekli ile bir sofra indiği söylenmiş, hatta sofradaki yiyecekler dahi sayılmıştır. Oysa ki bizim kanaatimiz, “onun size indiricisiyim” demekle Allah, İsa ve havarilere istedikleri sofranın üzerinde olduklarına, yeryüzünün sofra olduğuna ilişkin bilgiyi vermiştir.

Şimdi de Sad Suresindeki Davud kıssasına bakalım:

Dâvûd'un yanına girdiklerinde o, onlardan korkuvermişti.  (Ona,) "Korkma! (Biz) iki hasımız.  [davacıyız] Bazımız, bazımıza haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hakk ile hüküm ver, haksızlık etme ve bizi doğru yolun ortasına yönelt" dediler.  (Birisi de) dedi ki:"İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var, benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken, 'Onu da bana ver’ dedi ve konuşmada bana üstün geldi. "[tartışmada beni yendi]. O [Dâvûd] dedi ki:"Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana zulmetmiştir. Gerçekten de katanların [ortakların, bir cemiyette yaşayanların] çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edenler ve sâlihâtı işleyenler haksızlık etmezler. Ama onlar da ne kadar azdır!" Ve Dâvûd, Bizim kendisini arı duru [has] hâle getirdiğimize kesin kanat getirdi ve anladı. Hemen Rabbinden bağışlanma diledi, rüku ederek yere kapandı ve döndü. (Sad, 22-24)

Davud bu olayı çözüme kavuştururken 99 koyunu olanın yeterince koyuna sahip olduğundan ve diğerine göre zengin olduğundan yola çıkarak yoksul olanın haksızlığa uğradığı sonucuna varmış ve şöyle demiştir: "Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana zulmetmiştir. Gerçekten de katanların [ortakların, bir cemiyette yaşayanların] çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar". Bu ayette dikkat edilecek kelime “katanlar ve ortaklar” kelimesidir. Burada Davud’un hükümdarlığa hazırlanan bir peygamber olduğunu unutmamak gerekir. Bir hükümdarın zihni her zaman ülkesiyle ve toplumsal düzenle ilgilidir. Kıssada geçtiği şekli ile karşılaştığı münferit bir olayda Davud’un toplumsal düzene ilişkin sonuçlar çıkarması muhtemeldir. Gökyüzünden inen bir tek su ile beslenen ve kendi üremelerini gerçekleştiren hayvanlar halkın ortak malıdır ve hayvanları besleyip yetiştirenler bu hayvanlar üzerinde iştirak halinde maliktir. Davud’un zenginin haksızlığını anlatırken kullandığı “katanlar ve ortaklar” kelimelerinin Davud’da yaptığı çağrışım Allah’a ortak koşmaktır. Bu durumda bir kimsenin ya da grubun “benim” diyerek 99 koyun üzerinde veya 1 koyun üzerinde şahsi mülkiyet iddiasında bulunması Allah’ın “yeryüzünü insanlara sofra yapan” hükmüne ortak koşmaktır. Davud’un 99 koyunu olanın yeterince koyuna sahip olduğundan ve diğerine göre zengin olduğundan yola çıkarak yoksul olanın haksızlığa uğradığı sonucuna varmış olması yanlış bir hüküm olmaktadır. 99 koyunu olanın da 1 koyunu olanın da şahsiyet mülkiyet iddiası hatalıdır; her ikisinin de koyunların tamamı üzerinde hakkı vardır. Nitekim, ayetin sonu şöyledir; “Ve Dâvûd, Bizim kendisini arı duru [has] hâle getirdiğimize kesin kanat getirdi ve anladı”. Davud, kendisinin arı-duru hale getirildiğine ve hükümdarlığa hazırlandığına kesin kanaat getirdi. “Hemen Rabbinden bağışlanma diledi, rüku ederek yere kapandı ve döndü”. Rabbinden bağışlanma diledi, teslim olarak yere kapandı ve döndü. “Döndü” kelimesi şirk koşmaktan/ortak koşmaktan döndü anlamındadır. Bir sonraki ayet olan Sad Suresi 25. ayette de Davud’un affedildiği belirtilir.

Biz de o'nun için bunu bağışladık/Biz de onu bağışladık. İşte böyle! Şüphesiz yanımızda o'nun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır. (Sad, 25)

Ayrıca Enbiya Suresi’ndeki ayet Davud ve Süleyman’ın “yeryüzünün halkın sofrası olması” hükmünü uyguladıklarını göstermekte ve yukarıdaki yorumlarımıza destek olmaktadır:

Dâvûd ve Süleymân'ı da; hani onlar, kavmin koyunlarının, içinde geceleyin yayıldığı ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de, onların hükmüne şahit idik [kavmin yasalarının ne olduğunu biliyorduk]. (Enbiya, 78)

Diğer bir husus da ayet de geçen 99 ve 1 rakamlarının yüzde olarak ifade edilebilmesidir. Zira 99+1=100. Bu durumda koyunların %99’una sahip olan, karşı tarafın %1 koyununu da kendi koyunlarına katmıştır. Yukarıda da anlattığımız gibi iştirak halinde mülkiyette yüzdelik ifadeler söz konusu değildir. İştirak halinde maliklerden herbiri malın tamamı üzerinde hak sahibidir. Kıssaya bu açıdan bakıldığında da, hayvanların belli oranlarda paylaşılarak üzerlerinde şahsi mülkiyet iddiasında bulunulmasının “yeryüzünün halkın sofrası olması” hükmüne ortak koşmak olduğu sonucuna yine ulaşılır.

Şimdi de “çiftlik sahipleri” kıssasına bakalım:

Haberiniz olsun ki, Biz onlara belâ vermişizdir/kesinlikle belâ vereceğiz, [tıpkı] o çiftlik sahiplerine belâ verdiğimiz gibi. Hani onlar, sabah olunca    mutlaka onu devşireceklerine yemin etmişlerdi. Bir istisna da yapmıyorlardı.

Ama onlar uyurken Rabbin tarafından bir dolaşan (afet) onun üzerinden dolaşıverdi. Sabaha, o bağ biçilmiş/ devşirilmiş gibi oluverdi.

Sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler. "Haydi, devşirecekseniz [çiftliğinize] sabahleyin erkence gidin!" dediler. Hemen yola koyuldular, aralarında fısıldaşıyorlardı: "Sakın bugün aranıza bir yoksul sokulmasın!" Sadece engelleme gücüne sahip/şiddete güçleri yeten [bir tavırla] erkenden gittiler. Ama çiftliği gördüklerinde: "Biz mutlaka sapıklarız/biz şaşırmışız/ yanlış yere gelmişiz, yok yok, biz mahrum edilmişiz!" dediler. En hayırlı olanları: "Ben size ‘Allah’ı noksanlıklardan arındırmıyor musunuz!'dememiş miydim?" dedi. Onlar: "Rabbimiz Seni tenzih ederiz, doğrusu bizler zalimlermişiz!" dediler. Sonra döndüler, birbirlerini [şöyle] kınıyorlardı: "Yazıklar olsun bizlere! Bizler gerçekten azgınlarmışız, [ kendini firavun gibi gören küstahlarmışız.] Umarız ki, Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir; gerçekten biz bütün ümidimizi Rabbimize çeviriyoruz." İşte böyledir azap. Elbette âhiret azabı daha büyüktür, keşke bilenlerden olsalardı! (Kalem, 17-33)

Çiftlik sahipleri, “sabah olunca mutlaka onu devşireceklerine yemin etmişlerdi. Bir istisna da yapmıyorlardı”. Ancak gece gelen bir afet çiftliği harap etmişti. Onlar harap olmuş çiftlikten habersiz sabah erkenden yola koyuldular, “Sakın bugün aranıza bir yoksul sokulmasın!" diyerek “Sadece engelleme gücüne sahip/şiddete güçleri yeten bir tavırla erkenden gittiler”. Bu olayın bugünkü bireysel mülkleşmenin bu denli keskin hatlarla belirlendiği bir kapitalist toplumda geçmediğini söyleyebiliriz. Bugün bir yoksul çoğunlukla zengine yanaşamaz. Yanaşsa dahi ya baştan savılır ya da eline tutuşturulan birkaç kuruş ile gerisin geri gönderilir. Bahçe sahiplerinin yoksuldan bu kadar çekinmeleri ve bir yoksulla karşılaşmamak için sabah erkenden yola çıkmaları, onların, sahibi oldukları mal üzerinde yoksulun hakkı olduğunu bildiklerini ve yoksulun da bu haktan haberdar olduğunu göstermektedir. Yani yaşadıkları toplumda “yeryüzünün halkın sofrası olduğu” bilinmektedir. Çiftliğin harap olduğunu gördüklerinde “En hayırlı olanları: "Ben size ‘Allah’ı noksanlıklardan arındırmıyor musunuz?’ dememiş miydim?" der. Burada hayırlı kişinin söylemek istediği, “siz, malınızda yoksulun hakkı olduğunu biliyorsunuz buna rağmen yoksulla karşılaşıp ona hakkını vermemek için elinizden geleni yaptınız. Ama bakın çiftliğiniz harap olmuş. Allah’ın hükmüne ortak koşmasaydınız bunlar başınıza gelmezdi”. Bunun üzerine “Onlar: "Rabbimiz Seni tenzih ederiz, doğrusu bizler zalimlermişiz. derler. “Rab” kelimesi, nimetlendiren,  eğiten,  öğreten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, anlamları taşımaktadır. Burada ve burdan sonra iki yerde daha kullanılan “Rabbimiz” ifadesi, çiftlik sahiplerinin mallar üzerinde yoksulun hakkı olduğunu bildiklerini göstermektedir. Kısaca söyledikleri şudur: “Sen bizim Rabbimizsin, bizi eğiten, öğreten, nimetlendirensin; biz, malımızda yoksulun hakkı olduğu biliyorduk buna rağmen Senin hükmüne ortak koştuk, müşriklerden olduk ve elimizdeki de harap oldu. Biliyoruz ki şirk zulümdür ve biz zalimlerden olduk. Anladık ki Senin hükmüne ortak koşulmazmış. Senin hükmüne ortak koşanlar zarar edermiş. Şimdi seni bütün eksikliklerden arındıyoruz”.

Yeryüzü sofrası üzerinde şahsi mülkiyet iddiasının ortaya çıkaracağı sonuç aşağıdaki ayetlerde anlatılmaktadır:

Ve and olsun ki, Biz, Firavun sülâlesini, düşünüp öğüt alsınlar diye senelerle kuraklıklarla/senelerce kıtlık ve ürün noksanlığı ile yakaladık. Sonra kendilerine iyilik geldiği zaman, "İşte bu bize aittir" dediler… (Araf, 130-131)

Dünya hayatının misali, "Bizim gökten indirdiğimiz su gibidir. Ki gökten indirdiğimiz suyla insanların ve hayvanların yediği bitkiler birbirine karışmıştır. Nihayet yeryüzü süslerini takınıp süslendiği, sahipleri de kendilerinin ona gücü yetenler olduklarına inandıkları bir sırada, geceleyin veya gündüzleyin, ona emrimiz gelivermiştir de ansızın, sanki dün orada hiçbir şenlik yokmuş gibi onu ta kökünden biçivermiştir." Biz Âyetlerimizi düşünecek bir toplum için işte böyle detaylandırırız. (Yunus,24)

Yukarıda yeryüzünün halkın sofrası olduğunu önce Kur’an’dan ayetlerle açıkladık sonra da Kur’an’da yer alan kıssaların yardımıyla bu hükmün geçmiş toplumlarca da bilindiğini gördük. Cumhuriyetçilik İlkesi içinde görüleceği üzere bu hüküm Musa tarafından Firavun’a da bildirilmiştir. Yeryüzünün halkın sofrası olduğu defalarca insanların önüne konmasına rağmen, her defasında bu hükmün üstü örtülmüştür.

Kitabın, "Halkçılık İlkesi"ni okumak için tıklayınız.



[1] Kur’an’da yer alan miras hükümleri, insan elinin ürettikleri içindir. Allah’ın ayetleri/yaratılmış olan şeyler mirasa konu olamaz.

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz

Son Güncelleme: Pazar, 11 Aralık 2011 02:04
 

Image Gallery

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün19
mod_vvisit_counterDün57
mod_vvisit_counterBu hafta194
mod_vvisit_counterGeçen hafta476
mod_vvisit_counterBu ay1332
mod_vvisit_counterGeçen ay3707
mod_vvisit_counterToplam19554

We have: 2 guests online
Bugün: Şub 23, 2012